 |
SSK GÖZTEPE TIP DERGİSİ / EYLÜL 2004
|
Sinyal ortalamalı elektrokardiyografinin akut miyokard infarktüsü sonrası infarkt ilişkili arter oklüzyonunu belirlemedeki değeri 19(3):129-131,2004 |
Sema AKINCI (*), Yüksel MARAŞ (**), Bülent AKINCI (***), Mernuş KADİFECİ (*) G. İnanç GÜLTEKİN (*) |
|
|
Akut koroner sendromların en ciddi formu olan akut miyokard infarktüsü (AMI) günümüzde en önemli ölüm nedenlerindendir. İnfarktüsten sorumlu arterin açık olması veya geç de olsa açılması, miyokardın elektrofizyolojik özellikleri üzerine etki yaparak, ventriküler aritmi riskini, böylece de mortaliteyi azaltabilir. Çalışmamızda sinyal ortalamalı EKG'nin (SOEKG) infarkt ilişkili arter oklüzyonunu belirlemedeki değerini, MI tipinin arter oklüzyonuna ve SOEKG parametrelerine etkilerini saptamayı amaçladık.
İlk kez MI geçiren 122 hasta çalışmaya alındı. İnfarktüsün 9±3'üncü günü SOEKG kayıtları alındı, 10±3'üncü gününde de sağ-sol koroner anjiografi ile ventrikülografileri yapıldı. Akut MI gelişiminin 6-12'inci günlerinde genel hasta popülasyonunda geç potansiyeller ve SOEKG parametrelerinin her biri ile arter oklüzyonu arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p>0.05).
Akut MI sonrası risk sınıflandırmasında, ventriküler geç potansiyellerin, arter oklüzyonu varlığının değerlendirilmesinde tek başına duyarlı bir noninvaziv yöntem olduğu sonucu çıkarılabilir.
Anahtar kelimeler: Akut miyokard infarktüsü, sinyal ortalamalı EKG, ventriküler geç potansiyeller |
SSK hastalarının anestezi bilgisi ve yazılı bilgilendirmenin önemi (*) 19(3):132-136,2004 |
Mehlika P. BESLER (**), Aydemir YALMAN (***), Melek ÇELİK (****) |
|
|
Çalışmamızın amacı hastaların anestezi hakkındaki bilgilerini sorgulamak, anestezi ile ilgili korkularını saptamak ve bilgilendirmenin etkinliğini araştırmaktır.
Preanestezik değerlendirmedeki tüm hastalara bilgilendirme kitapçığı verildi. 14 soruluk bir anket formu ile postoperatif ilk gün "Anestezi nedir?", "Kim uygular?", "Korkunuz var mı?" soruları cinsiyet, eğitim düzeyi ve kitabın okunma durumuna göre değerlendirildi. Ayrıca kitabın anlaşılabilirliği, kullanışlılığı ve geçerliliği araştırıldı. İstatistiksel değerlendirmede ki-kare testi kullanıldı. P<0.05 anlamlı kabul edildi.
Toplam 1542 hasta çalışmaya katıldı, bunlardan 904'ü kadın, 638'i erkek; ortalama yaş 46.64±15.65 (11-96) idi. Kitapçık pozitif (K+) hastaların % 68.1'i ve Kitapçık negatif (K-) hastaların % 31.6'sı "Anestezinin ne olduğunu biliyorum" dediler (p<0.0001). Anesteziyi bilmeyenlerin % 67'si kadındı ve % 53.6'sı okur-yazar değildi (p<0.0001). Katılımcıların % 51.6'sı anestezinin anestezist tarafından uygulandığını doğru olarak bildiler (p<0.0001). Hastaların % 35'inin anestezi hakkında korkuları vardı, bu korkular kitapçığı okuduktan sonra kısmen veya tamamen kayboldu (p<0.0001). K+) hastaların % 60.8'i kitapçığı iyi anlamıştı, % 73.8'i yararlı buldu, % 40.6'sı kitapçık hakkında bir başkasıyla konuşmuştu ve % 94.5'i kitapçığı muhafaza ediyordu
Özellikle eğitim düzeyi düşük hastaların anestezi ile ilgili yetersiz bilgisi ve ciddi korkuları vardır. Bilgilendirme kitapçığını okumak, hastalarımızda preoperatif anksiyeteyi azaltıp, anestezi ve anestezistler hakkındaki bilgilerini artırmıştır. Yazılı bilgilendirmenin bu sorunların çözümüne yardımcı olacağına inanıyoruz.
Anahtar kelimeler: Anestezi, preoperatif bilgilendirme, preoperatif anksiyete, eğitim, birey memnuniyeti |
Oral hormon replasman tedavisinin serum lipid profili ve internal karotis arter pulsatilite indeksi üzerine olan etkileri 19(3):137-140,2004 |
Semra KAYATAŞ-ESER (*), Elif MEŞECİ (*), Selime SONGÜLALP-DAL (*), Mete BOSTANCI (*) Fahrettin KANADIKIRIK (**) |
|
|
Amaç: Postmenopozal dönemde hormon replasman tedavisinin ,lipid profili ve internal karotis arteri pulsatilite indeksi üzerine etkisini araştırmak.
Materyal-Metod: Menopozal şikayetler ile kliniğimize başvuran doğal menopozlu 30 olgu çalışma kapsamına alındı. Tedavi öncesi olguların internal karotis arteri doppler pulsatilite indeksleri ve lipid profiline bakıldı. Olgulara oral kesintisiz konjuge östrojen (0.625 mg/gün) ve her dört haftalık siklusun son 12 gününde siklik medroksiprogesteron asetat (5 mg/gün) verildi. Tedavinin 3. ayında tekrar internal karotis arteri doppleri ve lipid profili değerlendirilmesi yapıldı.
Bulgular: Hormon replasman tedavisi sonrası lipid profilinde LDL, total kolesterol, LDL/HDL ve total kolesterol/HDL oranlarında anlamlı düşüş tesbit edildi. HDL konsantrasyonlarında anlamlı bir değişim izlenmedi. Tedavi sonrası ortalama internal karotis arter doppler pulsatilite indeksi değerinde ise tedavi öncesine göre anlamlı bir düşüş izlendi.
Sonuç: Hormon replasman tedavisi, kardiyovasküler sistemi lipid profili üzerinden indirekt, kalp ve damarlar üzerinden direkt olarak etkilemekte ve bu etki postmenopozal kardiyo-vasküler riski azaltıcı yönde olmaktadır.
Anahtar kelimeler: Hormon replasman tedavisi, internal karotid arter, pulsatilite indeksi, lipid profili |
Prostat kanserinde insülin benzeri büyüme faktörü bağlayıcı protein-3 ekspresyonunun patolojik evre ve prognoz açısından öngörü değeri 19(3):141-144,2004 |
İ. Orkunt AYAZ (*), Mustafa ÖZYÜREK (**), Asıf YILDIRIM (***), Levent TÜRKERİ (****) |
|
|
Organa sınırlı tümörlerin preoperatif saptanabilmesi için çeşitli prognostik göstergeler ortaya atılmıştır. Bunlar içinde en sık kabul göreni Partin ve ark. tarafından bildirilen preoperatif serum PSA düzeyi, klinik evre ve Gleason skorudur. Ancak, bu sistemde bile progresyonu öngörmede oluşan başarısızlıklar nedeniyle prognozu öngörmede yeni alternatiflere ihtiyaç duyulmaktadır.
Normal prostat hücrelerinin habis transformasyonuna sebep olan faktörler arasında peptid büyüme faktörleri de sayılmaktadır. Bunlar arasında en önemlilerinden biri de insülin benzeri büyüme faktörü (IGF)'dür. IGF ailesinde IGF-1 ve -2 olmak üzere iki hormon bulunmaktadır. IGF-1 insan prostat hücreleri için mitojendir. Aktivitesi IGF-bağlayıcı protein (IGFBP)'ler ile düzenlenir. IGF'nin prostat üzerindeki etkisini etkileyen ise IGFBP-3'tür. IGFBP-3, IGF-1'in indüklediği prostat hücre proliferasyonunu inhibe eder.
Bu çalışmada IGFBP-3'ün dokuda ekspresyon düzeylerinin klinik olarak organa sınırlı prostat kanserinde patolojik evre ve prognoz ile olan ilişkisi araştırıldı. Bu amaçla, lokalize prostat kanseri tanısı konulup radikal prostatektomi operasyonu gerçekleştirilen toplam 38 hastanın cerrahi spesimenlerinden doku örnekleri alınarak IGFBP-3 ekspresyonu dokularda immünohistokimyasal olarak araştırıldı.
İmmünohistokimyasal çalışma sonucunda, tümör dokularında IGFBP-3 ekspresyonunun azaldığı, BPH hastalarından alınan dokularda ise arttığı görüldü. IGFBP-3 boyaması tüm tümör dokularında azalmış olarak bulundu.
Sonuç olarak, IGFBP-3'ün prostat kanseri gelişiminde önemli rolünün olabileceği, ancak immümhistokimya ile doku ekspresyonu düzeylerinin saptanmasının patolojik evre ve prognozu öngörmede mevcut yöntemlere ek bir fayda sağlamadığı saptandı.
Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, IGFBP-3, prognoz |
Serebrovasküler olaylarda lökaryozis varlığı 19(3):145-147,2004 |
İlknur AYDIN-CANTÜRK (*), Nihal IŞIK (**), Zahide YILMAZ (*), Fatma CANDAN (*), Taner SELEKER (***) |
|
|
Serebral beyaz dokuyu özellikle sentrum semiovale bölgesini etkileyen radyolojik anomaliler son yıllarda oldukça dikkat çekmektedir. Bunun nedenlerinden biri yeni görüntüleme yöntemleriyle bu değişikliklerin daha sık olarak serebrovasküler olaylarla, bazen de yalnızca yaşlanmayla birlikte saptanmasıdır. Görüntüleme yöntemleriyle bu beyaz doku anomalileri lökaryozis olarak tanımlanır. Bu değişiklikler kranial tomografide genellikle bilateral, yama şeklinde, diffüz hipodansiteler olarak ya da manyetik rezonans görüntülemede T-2 ağırlıklı kesitlerde hiperintens lezyonlar olarak seçilmektedir.
Serebrovasküler olay geçiren hastalarda lökaryozis varlığının morbidite ve mortaliteye etkisini ve risk faktörleriyle korelasyonu olup olmadığını saptayabilmek için; 1998-2000 yılları arasında serebrovasküler olay kliniği ile yatırılıp izlenen hastaların kranial tomografi ve manyetik rezonans görüntülemeleri, lökaryozisin varlığı açısından retrospektif olarak değerlendirildi.
247 hastada lökaryozis saptandı. Hastaların yaş ortalaması 64.3 idi. Hastalar 128 erkek ve 119 kadından oluşmaktaydı. 94 hastada intrakraniyal hematom, 153 hastada iskemik serebrovasküler olay saptandı. Hastalar risk faktörleri olarak hipertansiyon, diabetes mellitus, aterosklerotik kalp hastalığı, obesite, sigara, alkol açısından değerlendirildi. Nörolojik muayene bulguları kaydedildi. Lökaryozis ile birlikte sık görülen risk faktörleri hipertansiyon ve ateroskleroz olarak saptandı. Ayrıca yaş, hiperlipidemi, obesite daha az oranda lökaryozise eşlik eden faktörlerdi. Daha önceki klinik veriler değerlendirildiğinde hastaların bir bölümünde daha önceden geçirilmiş serebrovasküler olay ve geçici iskemik atak saptandı. Bütün bu veriler ve iskemik olayın tipi lökaryozis ile birlikte görülme açısından istatistiksel olarak c2 ve korelasyon analizi yöntemleri ile değerlendirildi.
Lökaryozisin patogenezinin ve hastaların yaşam kalitesi ile yaşam süresi üzerindeki etkisinin tam olarak anlaşılabilmesi için prospektif olarak, serebrovasküler olay geçirmiş ve geçirmemiş kişilerin belli aralıklarla kranial tomografi ve manyetik rezonans görüntülemelerinin incelenmesi, klinik tablolarının takip edilmesi ve bulguların risk faktörleriyle korele edilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
Anahtar kelimeler: Lökaryozis, serebrovasküler olay, hipertansiyon |
Alerjik konjonktivit tedavisinde % 0.1 olopatadin HCl ve % 0.5 ketorolak trometamin kullanımının karşılaştırılması 19(3):148-151,2004 |
Can ÖZTÜRKER (*), M. Hakan EREN (**), Aslı İNAL (***) Muhsin ALTUNSOY (*), Mustafa ELİAÇIK (*), Olcay YALÇIN (*), Ayhan BAŞOĞLU (*), Ömer F. YILMAZ (****) |
|
|
Amaç: Olopatadin HCl % 0.1 ve ketorolak % 0.5'in allerjik konjonktivit olgularındaki klinik bulgu ve belirtiler üzerine etkilerinin klinik gözlem yoluyla karşılaştırılması.
Materyal ve metod: Alerjik konjonktivit tanısı konulan 59 hasta araştırma için seçilerek her iki gözlerine de 30 gün süre ile rastlantısal yöntemle belirlenen olopatadine veya ketorolac tedavisi uygulandı. Hastaların belirti ve bulguları değerlendirilip 0 ile 3 arasında derecelendirildi. Sonuçlar Student T-testi ile değerlendirildi.
Bulgular: Olopatadin HCl grubunda 15. günde yanma-batma, sulanma, kaşıntı, göz kapağı ödemi, konjonktival kemozis ve konjonktival kızarıklıkta istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptanırken; 30. günde yanma-batma, sulanma, fotofobi, kaşıntı, konjonktival kızarıklık parametrelerinde anlamlı düşüş görüldü. Ketorolak trometamin grubunda ise 15. günde gözlerde şişlik, yanma-batma, sulanma, fotofobi, kaşıntı ve konjonktival kızarıklıkta istatistiksel olarak anlamlı düşüş görülürken; 30. günde gözlerde şişlik, yanma-batma, sulanma, yabancı cisim hissi, fotofobi, kaşıntı ve konjonktival kızarıklıkta anlamlı düşüş görüldü. Ketorolak trometamin 15. günde kaşıntıyı, 30. günde fotofobi ve kaşıntıyı azaltmada daha etkin bulundu.
Sonuç: Her iki ilaç da alerjik konjonktivit tedavisinde etkin olmakla birlikte ketorolak trometamin'in uzun dönemde kaşıntı ve fotofobi üzerine daha etkili olduğu görüldü.
Anahtar kelimeler: Alerjik konjonktivit, olopatadine HCl, ketorolak trometamin, konjonktival inflamasyon, okuler kaşıntı
|
Tip 2 diyabetik hastalarda nöropati ve plazma homosistein düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi 19(3):152-155,2004 |
Atalay SURARDAMAR (*), M. Fatih AKDOĞAN (*), Figen NOYAN (*), Göksel SOMAY (**), Hanife ERKAL (**), Nurcan HATIRNAZ (***), Bülent ERDOĞAN (***) |
|
|
Daha önce tip 2 diyabetik hastalarda yapılan çalışmalarda, nöropati ile plazma homosistein düzeyi arasındaki ilişki konusunda çelişkili yayınlar yapılmıştır ve bu konuda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, tip 2 diyabetik hastalarda diyabetin kronik komplikasyonlarından başta nöropati olmak üzere, iskemik kalp hastalığı (IKH), hipertansiyon ve homosistein düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesidir.
Çalışmaya Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi diyabet polikliniğine başvuran ve ADA (American Diabetes Association) kriterlerine göre tip 2 diyabet tanısı konulan, 53'ü kadın, yaş ortalaması 56.9±9.2 olan 73 hasta alındı. Hastaların açlık plazma homosistein düzeyleri ölçülerek diyabetin makro ve mikrovasküler komplikasyonlarından iskemik kalp hastalığı ve nöropati, gelişen ve gelişmeyen gruplar birbirleriyle karşılaştırıldı. Çalışmanın sonucunda diyabetin makro ve mikrovasküler komlikasyonlarından, iskemik kalp hastalığı ve nöropati gelişen hasta grubunda plazma homosistein düzeylerinin yüksek olduğu saptandı (sırasıyla; 15.4±3.5 µmol/L'e karşı 11.3±2.7 µmol/L, p=0.001; 13.4±3.5 µmol/L'e karşı 11±2.7 µmol/L, p=0.001). Ayrıca arteriyal hipertansiyon saptanan hasta grubununda da plazma homosistein düzeyi yüksek idi (14.3±3.1 µmol/L'e karşı 10.1±2.1 µmol/L, p=0.001). Yapılan çalışma, Tip 2 diyabetik hastalarda yüksek plazma homosistein düzeyinin nöropati, iskemik kalp hastalığı yada arteriyal hipertansiyon gelişmesinde risk faktörü olabileceğini desteklemektedir. Yüksek homosistein düzeyinin tedavi ile düşürülmesinin veya normalizasyonun sağlanmasıyla diyabetin kronik komplikasyonlarının (IKH, nöropati) azaltılıp, azaltılmadığının gösterilmesi için multipl prospektif çalışmaya gereksinim vardır.
Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, homosistein, iskemik kalp hastalığı, nöropati, hipertansiyon |
Normal prostat dokusunda, selim prostat lezyonlarında ve yüksek PİN olgularında HMWCK 34-bE12 ile boyanma özelliklerinin karşılaştırılması 19(3):156-159,2004 |
Gülnihal AY-COŞKUN, Berrin GÜÇLÜER, Nazan AKSOY |
|
|
Yüksek PİN olgularında, prostatik adenokarsinomlarıyla ayırıcı tanıda problem yaratan selim prostat lezyonlarında ve normal prostat dokusunda HMWCK 34bE12 ile immünohistokimyasal boyanma özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Olgularımız normal ve hiperplazik prostat dokusu, atrofi, bazal hücre hiperplazisi (BHH), adenozis ve yüksek PİN içerecek şekilde seçildi. Olguların hepsine 34bE12 ile boyama yapıldı. Lezyonlarda prostatik bezlerde boyanma yüzdeleri, tipi (kesintisiz, kesintili ve yama tarzı) ve yoğunluğu (zayıf, orta, kuvvetli) tesbit edildi. Boyanma anlamlı olarak adenozis olgularında diğerlerine göre düşüktü. Normal ve atrofik bezlerde de yer yer boyanmama izlendi. % 98 kesintisiz ve kuvvetli boyanma gösteren BHH diğer gruplardan anlamlı olarak farklıydı. Yüksek PİN lezyonlarında 34bE12 ile zaman zaman kesintili ve hatta yama tarzı boyanma izledik. 34bE12 ile boyanmış bir lezyon değerlendirirken boyanmayan bezler yakınlarındaki benzer sitolojik özelliklere sahip bezlere göre ve lezyondaki yerleşimlerine göre değerlendirilmelidir. Az sayıda şüpheli bezde boyanma izlenmemesi tek başına kanser tanısı koydurmaz. 34bE12 ile çalışırken yanlış negatif boyanma olabileceği akılda tutulmalıdır.
Anahtar kelimeler: Prostat, HMWCK 34bE12 |
Kalkeneustaki intraosseöz lipomların cerrahi tedavisi sonuçlarımız 19(3):160-162,2004 |
Evren F. ATAY, Namık K. ÖZKAN, Melih GÜVEN, Faik ALTINTAŞ |
|
|
Amaç: Kalkeneusta tespit ettiğimiz selim kemik tümörleri arasında nadir görülen intraosseöz lipomların cerrahi tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi.
Materyal ve metod: 1992-2004 yılları arasında röntgenografide kalkeneusta litik lezyon görülen ve MRG ile intraosseöz lipom düşünülen 11 hastanın 12 ayağı çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 38.9 (18-52) yıl idi. Hastaların 8'i kadın, 3'ü erkek idi. İntraosseöz lipomların 6'sı sağ, 4'ü sol tarafta, 1'i bilateral idi. Hastaların tümüne genel anestezi altında, turnike kontrolünde biyopsi ve küretaj uygulandı. 8 hastaya ipsilateral iliak kanattan alınan spongioz greft ile greftleme ve 3 hastaya iliak kanattan alınan greft ve allogreft ile greftleme uygulandı.
Bulgular: Hastalar ortalama 69.4 ay (39-137 ay) takip edildi. Hiçbir hastanın ayak bileğindeki cerrahi sahada ve greft alınan iliak bögede infeksiyon ve cilt nekrozu görülmedi. Hiçbir hastada ameliyat esnasında ve sonrasında damar ve sinir yapılarına ait komplikasyon gelişmedi. Hastaların 2'sinde üç hafta süren greft alınan iliak kanatta ağrı şikayeti mevcuttu. Ağrı şikayetleri 6 hastada 4 ay içinde, 4 hastada 8 ay içinde, bir hastada da 12 ay içinde sona erdi. Radyolojik olarak lezyon içine yerleştirilen greftin tam konsolidasyonu ortalama 3 ay (1.5-4 ay) sonra gerçekleşti. Hiçbir hastada patolojik kırık ve nüks tespit edilmedi.
Sonuç: Kalkeneusta bulunan intraosseöz lipomların tedavisinde küretaj ve greftleme hastanın ağrı semptomlarını ortadan kaldırması, olası patolojik kırıkların önlenmesi ve ameliyat sonrası dönemde nüksün görülmemesi ile etkin bir tedavi yöntemidir.
Anahtar kelimeler: Kalkeneus, intraosseöz lipom |
Asemptomatik postmenopozal hipertansif olgulardaki endometrium değişiklikleri 19(3):163-166,2004 |
Selime SONGÜLALP-DAL (*), Semra KAYATAŞ-ESER (*), Elif MEŞECİ (*), Gülçin DEMİRDÖVEN (*) M. Murat NAKİ (*), Fahrettin KANADIKIRIK (**) |
|
|
Bu çalışmanın amacı, asemptomatik postmenopozal olgularda kalın endometriumu (çift kat 5 mm veya daha fazlası) tespit edip, küretaj yaparak endometrium kalınlığının önemini vurgulamaktır.
Asemptomatik postmenopozal 41 hipertansif ve 25 normotansif olguya transvajinal ultrasonografi yapıldı. Endometrial kalınlık sagital kesitte endometriumun en kalın olduğu yerde ölçüldü ve bütün olgulara endometrial küretaj yapıldı.
Hipertansif grupta endometrium kalınlığı 4.4±2.8 mm, normotansif grupta ise 3.2±1.5mm bulundu. Çalışma grubunda 13 olguda endometrium kalınlığı 5 mm'nin üzerinde ölçüldü. Kontrol grubunda 5 olguda endometrium kalınlığı 5 mm'nin üzerinde ölçüldü. Küretaj sonucunda hiçbir olguda habaset saptanmadı.
Hipertansif postmenopozal olgularda endometrium kalınlığı istatistiksel olarak anlamlı olmasa da artmış olarak bulundu.
Anahtar kelimeler: Transvajinal ultrasonografi, endometrial kalınlık, hipertansiyon, endometrial biopsi |
Spinal anestezi öncesinde EMLA krem uygulanması 19(3):167-169,2004 |
Gürayten ÖZYURT (*), Elif BAŞAĞA- MOĞOL (**), Beklen KERİMOĞLU (***) |
|
|
Bu çalışmada, hasta, anestezist ve gözlemci tarafından, spinal anestezi öncesinde iki değişik zaman aralığında uygulanan EMLA (Eutectic Mixture of Local Anesthetics) kremin etkinliği değerlendirilerek karşılaştırıldı.
Çalışmaya ASA I-II grubundan, ürolojik girişimler için spinal anestezi uygulanacak, yaşları 45-85 arasında değişen 45 erkek hasta alındı. L3-L4, L4-L5 aralıklarına gelen deri yüzeyine 2.5 gr EMLA krem uygulanarak yapışkan şeffaf bantla kapatılan hastalar iki gruba ayrıldı. 1. grupta uygulamadan 15-45 dk, 2. grupta uygulamadan 46-90 dk sonra 22-gauge spinal iğne ile EMLA kremin uygulandığı bölgedeki aralıklardan spinal anestezi gerçekleştirildi. Ağrı duyan hastalara ek olarak 20 mg lidokain derialtına enjekte edildi. Lokal deri reaksiyonu, yapılan girişim sayısı, ek doz lokal anestezik gereksinimi kaydedildi. Ağrı, 10 cm'lik vizüel analog skala ile hasta, anestezist ve bir gözlemci tarafından ayrı ayrı değerlendirildi. Her iki grupta lokal deri reaksiyonu görülmedi. Her iki grubun ağrı skorları arasında da fark olmadığı saptandı (p> 0.05). Spearman'ın eşleştirme testi ile hasta ve anestezistin (r:0.72), hasta ve gözlemcinin (r:0.74), daha yüksek oranda da anestezist ve gözlemcinin (r:0.90) belirttiği ağrı skorları arasında birlik gözlendi.
Sonuç olarak, spinal anestezi girişiminden önce EMLA krem uygulamasının etkinliğinin; hasta, anestezist ve bir gözlemci tarafından da benzer şekilde değerlendirilmesi üzerine, her iki zaman aralığında da aynı olduğu kanısına varılmıştır.
Anahtar kelimeler: EMLA krem, spinal anestezi |
|
Yazarlara Bilgi
Yayın Kurulu
|