GÖZTEPE TIP DERGİSİ

 

 

SSK GÖZTEPE TIP DERGİSİ / EYLÜL 2005

 

Cerrahi hastalarında beslenme durumunun iki ayrı teknikle belirlenmesi 20(3):129-133, 2005
A. Esra SAĞIROĞLU, Nursen KOLTKA, Fatih ÖZTEKÜN, Hayriye YEŞÜL, Tayyibe KAŞIKÇI, Melek ÇELÜK
ÖZET
 
     Hastane malnütrisyonunu belirleyen faktörlerden birisi hastaların hastaneye kabul edildikleri andaki beslenme durumudur. Bu çalışma, cerrahi operasyon için yatışı yapılan olguların malnütrisyon prevalansını belirlemek ve subjektif global değerlendirme (SGD) ile nütrisyonel risk indeksi (NRI) karşılaştırmak için gerçekleştirilmiştir.
      Etik kurul onayı alındıktan sonra yatışı yapılan 741 olgu çalışmaya alındı. Olguların yatışda SGD'leri, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKI), kol çevresi ölçümleri yapıldı, kan örneği alınarak hemogram, albümin değerleri saptandı, son 6 aylık kilo kaybı ile NRI hesaplandı. Hastaların hastanede yatış süreleri, komplikasyonları ile patoloji cinsleri kayıt edildi.
      NRI'ne göre olguların 45'i (% 6) hafif malnütrisyonlu, 49'u (% 6.54) orta malnütrisyonlu, SGD'ye göre olguların 26'sı (% 3.5) orta malnütrisyonlu olarak değerlendirildi. NRI ve SGD ile antropometrik ve laboratuvar değerleri ilişkisine bakıldığında, boy dışında tüm değerler istatistiksel olarak anlamlı ilişkiye sahipti. Olguların çoğunluğunda komplikasyon görülmediğinden gruplar arasında fark yoktu.
      Çalışmamızda kullandığımız her iki metot da nütrisyonel durumu belirleyen faktörlerle ilişki göstermektedir. Bu yüzden her iki metodun da beslenme durumunu belirlemede kullanılabileceği sonucuna varıldı.
      Anahtar kelimeler: Malnütrisyon, nütrisyonel risk indeks, subjektif global değerlendirme

Ciddi KOAH olgularında evde uzun süreli oksijen tedavisine uyum ve mortaliteye etkisi 20(3):134-136, 2005
Zuhal KARAKURT, Nur GÜNGÖR, Müyesser ERTUĞRUL, Murat KORKMAZ, Sinan ARSLAN, Ebru SULU, Mehmet D. TAVŞAN, Canan GEDÜK, Hatice TÜRKER
ÖZET
 
      Kronik obstrüktif akciğer hastalığında (KOAH) evde uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) ileri derecedeki olgularda farmakolojik tedavinin yanısıra rutin uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Çalışmamızda ileri derecede KOAH'lı olgularda USOT'un sağkalıma katkısı ve hasta uyumunu araştırmayı amaçladık.
      Merkezimizde 1998-2000 yılları arasında ilaç tedavisine ilaveten USOT kullanan ve ölen 63 erkek hasta retrospektif olarak incelemeye alındı. Evleri telefonla aranarak ölüm günleri ve günde kullandığı oksijen (litre/dk) süresi kayıt edildi. Olgular daha sonra kullanılan USOT süresine (6 saat/gün uzun ya da kısa olması) göre 2 gruba ayrıldı.
      USOT kullanan grup 1'de 34 hasta olup yaş ortalaması 61±.12 (35-75) idi. Ölümlerinden önce hastaneye son başvuru arter kan gazı değerleri sırasıyla; PaO2 51±.11 mmHg, PaCO2 60±15 mmHg, SaO2 % 81±8, günlük ortalama nazal O2 kullanım süresi 12±2 saat/gün idi. USOT verildikten sonra ölümlerine kadar geçen süre ortalama 5.6±5.1 ay idi. USOT verildiği halde evde oksijen kullanmayan (<6 saat/gün) grup 2'de ise 29 hasta olup yaş ortalaması 63±9 (45-80) idi. En son arter kan gazları; PaO2 51±14 mmHg, PaCO2 50±14 mmHg, SaO2 % 82±9, ölüme kadar geçen süre ortalama 5.2±4.9 ay idi.
      USOT tedavisine alınan ileri KOAH'lı olgularda, USOT'ne uyumun kötü olduğu durumlarda KOAH'da USOT kullanımının mortalite üzerine etkisinin olmadığı gösterildi. Bu durumun USOT önerilen hastalara verilen eğitimin yeterli olmamasından kaynaklandığı, bu nedenle USOT önerildiğinde tedavinin kullanımı hakkında daha iyi bir eğitim verilmesinin gerekli olduğu kanaatine varıldı.
      Anahtar kelimeler: KOAH, USOT, mortalite

Birincil açık açılı glokom hastalarında katarakt ekstraksyonu sonrası göz içi basıncının değişimi 20(3):137-139, 2005
Sevil ARI YAYLALI, Aylin ARDAGÜL, Hasan HOROZ, Hasan H. ERBÜL
ÖZET
 
          Bu çalışmada, birincil açık açılı glokom tanılı hastalarda komplikasyonsuz fakoemulsifikasyon cerrahisi ve göz içi lens implantasyonu sonrası göz içi basınç değişiminin değerlendirmesi amaçlandı.
      SSK Göztepe Eğitim ve Araştrma Hastanesi Göz Kliniği Glokom Birimi'nde takip edilmekte ve katarakt cerrahisi geçirmiş olan 22 olgunun 27 gözü retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif görme keskinliği değerleri, kullanılan antiglokomatöz ilaçlar, preoperatif göz içi basınç ortalamaları ve postoperatif ilk 6 ay, ikinci 6 ay, ikinci yıl, üçüncü yıl göz içi basınç ortalamaları tespit edildi ve kendi aralarında karşılaştırıldı.
      Hastaların postoperatif 3 yıllık takiplerde göz içi basıncında preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlendi. Göz içi basıncındaki bu düşüşün 2'inci yıl sonuna kadar devam ettiği, daha sonra artışın izlendiği, ancak hala basıncın preoperatif değerlerin altında olduğu saptandı. Bir hastada cerrahi sonrası görme keskinliğinde değişiklik olmazken diğer hastaların tamamında en az 2 Snellen sıralık artış olduğu tespit edildi. Postoperatif dönemde preoperatif döneme göre ilaç sayısında azalma saptanmasına rağmen bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı.
      Katarakt gelişen birincil açık açılı glokomlu hastalarda komplikasyonsuz fakoemulsifikasyon cerrahisi ve arka kamara göz içi lensi implantasyonu sonrasında göz içi basıncında anlamlı şekilde düşüş meydana geldiği saptandı. Bu hastalarda katarakt ekstraksiyonunun görme keskinliğinde artış sağlamanın yanında göz içi basıncının regülasyonuna katkıda bulunduğu sonucuna ulaşıldı.
      Anahtar kelimeler: Birincil açık açılı glokom, göz içi basıncı, katarakt ekstraksyonu, fakoemülsifikasyon cerrahisi

Omuz muayene testleri ile omuz manyetik rezonans görüntüleme sonuçlarının karşılaştırılması 20: 140-142, 2005
Koray ÜNAY, Oğuz POYANLI, Kaya AKAN, Emre DEMÜRÇAY, Nadir ŞENER
ÖZET
 
       Amaç: Sık kullanılan omuz muayene testleri ile omuz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) arasındaki duyarlılık ve özgüllüğün tespit edilmesi.
      Materyal ve metot: Omuz MRG'si istenmiş 117 hastaya aynı doktor tarafından kör olarak 8 omuz muayene testi yapıldı. Test sonuçları MRG raporları ile karşılaştırıldı. MRG sonuçları ana tanı testi olarak alınarak duyarlılık ve özgüllüğü hesaplandı.
      Sonuçlar: 1-Hawkins testi % 91, % 85; 2-Tump-up ve Global ROM % 95, % 32; 3-Yergeson testi % 28, % 50; 4-Speed testi % 26, % 59; 5- Lift-off testi % 70, % 99; 6-M.Supraspinatus stres testi % 82, % 92; 7-M.Ünfraspinatus ve M.Teres minör stres testi % 82, % 76; 8-O'Brein testi % 74, % 72 sırasıyla duyarlılığa ve özgüllüğe sahipti.
      Hawkins testi omuz sıkışma sendromu tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllük değerlerine sahiptir. Omuz sıkışma sendromu tanısında MRG Hawkins testine destek olur. Adheziv kapsülitin tanısı MRG ile konulmaz; Tump-up ve Global ROM testinin duyarlılığının yüksek olması şüpheli olgularda MRG'nin desteğinin varolabileceğini, ancak düşük özgüllük değerleri yüzünden tanı koydurucu olmaktan uzak olduğunu göstermektedir. Yergeson ve Speed testleri çok düşük duyarlılık ve düşük özgüllük değerleri ile tanıda değerlerinin azlığını göstermektedirler. Lift-off testi: yüksek özgüllük değeri ile m. subscapularis rüptüründe önemli bir test olduğunu göstermektedir. M. supraspinatus stres testi, M. infraspinatus ve M. teres minör stres testi nispeten yüksek özgüllük ve duyarlılık değerleri ile değerli testler oldukları gözlenmiştir. Tanısı muayene ile zor olan anterior labral defekti göstermesi açısından O'Brein testinin özgüllük ve duyarlılık değerleri yüksek bulunmuştur.
      Anahtar kelimeler: Omuz, fizik muayene, manyetik rezonans görüntüleme

Ünfantil dönemde başlayan epilepsilerde etiyoloji 20: 143-146, 2005
Faruk ÜNCECÜK, M. Özlem HERGÜNER, Kenan ÖZCAN, Şakir ALTUNBAŞAK *
ÖZET
 
       Amaç: Ünfantil dönemde gelişen epilepsilerde etiyolojiyi belirlemek, semptomatik olgularda altta yatan santral sinir sistemi hastalığını saptamak.
      Materyal ve Metot: Ülk konvülsiyonları bir ay ile iki yaş arasında başlayan, epilepsi tanısı alan 186 hastada etiyolojik faktörler araştırılarak, etiyolojik gruplar ve bazı klinik özellikler karşılaştırıldı.
      Bulgular: Olguların ortalama konvülsiyon başlama yaşı 7.1±5.7 ay idi. 186 olgunun % 69.4'ü semptomatik, % 30.6'sı kriptojenik-idiyopatik grupta yer aldı. Semptomatik grupta epilepsiye yol açan nedenler arasında pre/perinatal faktörler % 50.3, gelişimsel serebral anomaliler % 12.4, menenjit/ensefalit sekeli % 8, nörokütanöz hastalıklar % 6.2 ve serebro-vasküler hastalıklar % 4.6 ile en önemli grupları oluşturmaktaydı. Olguların % 21.7'si West sendromu tanısı aldı. West sendromu tanısı alan olguların, ortalama konvülsiyon baş-lama yaşı 3.4±2.5 ay olarak saptandı.
      Sonuç: Ünfantil dönemde başlayan epilepsilerinde etiyolojik yönden en büyük grubu semptomatik olgular oluşturmaktadır. Semptomatik grupta da yaygın serebral hasara yol açan etiyolojik faktörlerin daha fazla bulunduğu görülmüştür.
      Anahtar kelimeler: Ünfant, konvülsiyon, etyoloji

Kliniğimizde katarakt ekstraksyonu sonrasında implante edilen ön kamara ve skleral fiksasyonlu arka kamara göziçi lenslerinin sonuçlarının karşılaştırılması 20: 147-149, 2005
Aylin ARDAGÜL, Sevil ARI, Hasan HOROZ, Hasan H. ERBÜL
ÖZET
 

    Bu retrospektif çalışmada katarakt ekstraksyonu sırasında kapsüler desteğin yitirildiği olgularda kliniğimizde implante edilen ön kamara (AC ÜOL) ve skleral fiksasyonlu arka kamara göziçi lenslerinin (SF PC ÜOL) klinik sonuçlarını karşılaştırdık.
      Çalışmaya SSK Göztepe Hastanesi Göz Servisinde Nisan 2001-Mayıs 2003 tarihleri arasında katarakt ekstraksyonu yapılan ve arka kapsül desteği olmadığından 26'sına ön kamara göziçi lensi, 16'sına da arka kamara skleral fiksasyonlu göziçi lensi implante edilen toplam 42 hasta dahil edildi.Hastalar iki gruba ayrıldı- AC IOL grubu ve SF PC IOL grubu olmak üzere-ve postoperatif görme keskinliği, To değişimleri, korneal pakimetri ve astigmatizma yönünden karşılaştırıldı.
      Postoperatif Vo, To değişimleri, pakimetri ve astigmatizma açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı.
      AC ve SF PC ÜOL implantasyonu katarakt ekstraksyonu esnasında kapsüler desteğin yitirildiği vakalarda başvurulan iki yöntemdir. Son dönemlerde literatürde bu iki yöntemin birbirlerine üstünlükleri olmadığı konusundaki görüşler ağırlık kazanmaktadır. Bizim çalışmamız da bu görüşü desteklemektedir.
      Anahtar kelimeler: Skleral fiksasyonlu arka kamara lensi (SF PC ÜOL), ön kamara lensi (AC ÜOL), arka kapsül rüptürü, komplikasyonlu katarakt cerrahisi


Postmenopozal dönemde hipertansiyon ve vücut kitle indeksinin endometrial kalınlıkla ilişkisi 20(3):150-152, 2005
Fatma HORASAN-ALTINTAŞOĞLU, Cüneyt Eftal TANER, Afet EGE, Gülizar YEŞİLKAYA-ERSOY, Ümit Arslan NAYKI
ÖZET
 
            Amaç: Postmenopozal kadınlarda hipertansiyon ve vücut kitle indeksinin (BMI), endometrial kalınlık ile ilişkisinin araştırılması.
      Materyal ve Metot: Çalışma gruplarını 27 hipertansif (>140/90 mmHg) (hipertansif grup), 24 obes (BMI>27 kg/m2) (obes grup) ve 20 sağlıklı (BMI=20-25 kg/m2) (kontrol grubu) postmenopozal olgu oluşturdu. Tüm olgularda rutin ince-lemelerle birlikte transvaginal ultrasonografi ile anterior-posterior duvardan endometrial kalınlık ölçüldü. Endometrial kalınlığın 5 mm'yi geçtiği olgulardan endometrial biyopsi alı-narak patolojik inceleme yapıldı. Endometrial kalınlık ile hi-pertansiyon ve obesite ilişkisi araştırıldı. Üstatistiksel analizde Chi Square testi kullanıldı.
      Bulgular: 5 mm'yi geçen endometrial kalınlık ölçümleri; hi-pertansif grupta % 71, obes grupta % 80 ve kontrol grubunda % 15 oranında tespit edildi (p<0.05). Endometrial biyopsilerde hipertansif ve obes gruplarda % 5 oranında endomet-rial hiperplazi saptandı. Kontrol grubunda hiperplazi tespit edilmedi.
      Sonuç olarak; hipertansif ve obes postmenopozal kadınlarda özellikle endometrial kalınlık ölçümü yapılmalı ve 5 mm'yi geçen olgularda patolojik incelemeye gidilmelidir.
      Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, vücut kitle indeksi, postmenopozal endometrial kalınlık

Ameliyathane çalışanlarının anestezi konusundaki görüşleri ve deneyimleri 20(3):153-156, 2005
Fatma SARICAOĞLU, Seda Banu AKINCI, Beyhan GÜLER, Meral KANBAK
ÖZET
 
            Anesteziyologların görev ve imajları tıp camiasında tam olarak algılanamamakta ve bazı problemlere neden olmaktadır. Cerrahi tekniklerde gelişmeye de katkıda bulunan, anesteziyolojideki büyük ilerlemeye rağmen, anestezi doktorlarının rolü genellikle arka planda tutulmaktadır.
      Biz ameliyathane çalışanlarının anestezi hakkındaki fikirleri ve deneyimlerini araştırmak üzere bir anket düzenledik. Beraber çalıştığımız arkadaşların işimiz hakkındaki düşündüklerini öğrenmenin önemli olduğunu düşünmekteyiz.
      Anket, 326 ameliyathane çalışandan 222 tanesinden (%67) geri döndü. Katılımcıların % 80'i (173 kişi) anesteziyologların doktor olduğunu ve diğer çalışma alanları olarak yoğun bakım (% 32), ağrı ünitesi (% 38) ve kardiyopulmoner resüsitsyon (% 13) bildirdi. Yetmiş dört kişi (% 71) operasyon geçirmiş ve bunların 48'i (% 47) anesteziden memnun kalmıştı.
      Sonuç olarak, büyük bir üniversite hastanesinde ameliyathene personelinin anestezi uygulamaları ve uzmanlığı hakkındaki bilgileri ve tutumlarına ışık tutan bir anket olmuştur. Anesteziyologların ameliyathane dışındaki görevleri ameliyathanedeki görevleri gibi bilinmektedir.
      Biz anesteziyologların, hastaları ve ameliyathanedeki çalışma arkadaşlarımızı işimizin önemini ve çalışma alanlarımızı doğru olarak anlamaları için her fırsatta daha fazla efor sarfetmemiz gerekmektedir.
      Anahtar kelimeler: Anestezi, anestezist

Doktorların KOAH'ta tanı ve tedavi yaklaşımları 20: 157-160, 2005
Abdurrahman ABAKAY, A. Çetin TANRIKULU, Gökhan KIRBAŞ, Canan EREN-DAĞLI, Özlem ARITÜRK, Yılmaz PALANCÜ
ÖZET
 
         Kronik obstrüktüf akciğer hastalığı (KOAH) tanısında birinci basamak doktorların hata yaptıkları ve spirometriyi az kullandıkları bilinmektedir. Bu çalışmada doktorların KOAH ile ilgili yaklaşımlarını öğrenmek amaçlanmış ve alınacak önlemler tartışılmıştır.
      Kasım 2003'te Diyarbakır ve Mardin'de 1., 2. ve 3. basamak sağlık kuruluşlarından 230 doktora 13 soruluk anket uygulandı. Çalışmaya 119 (% 51.7) pratisyen, 68 (% 29.6) intern ve 43 (% 18.7) uzman (9 göğüs hastalıkları, 23 iç hastalıkları ve 11 diğer branş uzmanları ) alındı.
      Doktorların 157'si (% 68.3) nefes darlığı, 54'ü (% 23.5) öksürük, 15'i (% 6.5) balgamın öncelikli semptom olduğunu belirttiler. Süre ile semptom bilgisi karşılaştırıldığında, çalışma süresi arttıkça bilgi düzeyi azalmaktaydı (p=0.007).
      Kesin tanının spirometri (SFT) ile konacağı konusundaki bilgi düzeyi çalışma süresi arttıkça azalmaktaydı(p=0.0001). Bu konu en fazla göğüs hastalıkları uzmanları, sonra intern doktorlar tarafından bilinmekteydi. Branşlar arasında fark anlamlı bulundu (p=0.0001). Tanıda SFT'yi gerekli görme, kurumunda SFT olan doktorlarda % 78 iken olmayanlarda % 56 oranında saptandı (p=0.0001). SFT'si olan kurumların doktorları SFT olmayanlara göre 2.73 (1.51-4.95) kat daha fazla spirometrik incelemeyi gerekli gördü. KOAH gelişiminde risk faktörleri ve alınacak önlemler, tedavi seçimleri ve kullandıkları antibiyoterapi yönünden doktorlar arasında çalışma süresi ve branş yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
      KOAH tanısında bilgi düzeyi doktorluk süresi arttıkça azalmaktadır ve SFT cihazı bulunmayan kurumlarda doktorların bilgi düzeyi daha kötüdür. Periyodik olarak bu konuda eğitim verilmesi ve birinci basamak sağlık kuruluşlarında SFT cihazı bulundurulması bu hastalıkla mücadelede faydalı olacaktır.
      Anahtar kelimeler: KOAH, doktor, bilgi düzeyi, spirometri

Commissura anterior, corpus pineale ve massa intermadia'nın morfometrik anatomisi 20: 161-163, 2005
Mehmet Asım ÖZER, Gülgün KAYALIOĞLU, Mete ERTÜRK
ÖZET
 
       Bu çalışmada 81 adet % 10 formalin ile fikse edilmiş ve herhangi bir makroskobik patoloji içermeyen erişkin kadavra beyni kullanılarak ventriculus tertius ile yakın komşulukları bulunan commissura anterior, corpus pineale ve massa intermedia morfometrik olarak incelenmiştir.
      Ölçümlerimizde commissura anterior'un ön-arka mesafesi 2.5±0.56 mm (3.8-1.1 mm.), yüksekliği ise 3.9±0.8 mm (5.8-1.84 mm.) olarak gözlendi.
      Massa intermedia'nın fornix cerebri'ye olan uzaklığı 5.25± 1.78 mm (9.2-1.44 mm.) olarak saptandı. Massa intermedia foramen interventriculare'ye 4±0.91 mm (6.3-2.5 mm.), ven-trikül tabanına ise 6.26±1.26 mm (8.2-3.1 mm.) uzaklıktaydı. Ayrıca massa intermedia, commissura anterior'a 6.58±1.2 mm (9.04-4.22 mm.), commissura posterior'a ise 9.76±2.08 mm (13-3.1 mm.) mesafede saptandı.
      Son aşamada ise corpus pineale'nin ön-arka mesafesi 6.62± 1.5 mm (9.3-1.88 mm.), yüksekliği ise 3.78±0.65 mm (5-2.4 mm) olarak saptandı.
      Anahtar kelimeler: Üçüncü ventrikül-commissura anterior-corpus pineale-massa intermedia-anatomi

Diyabetik retinopatinin ateroskleroz, yüksek duyarlı C reaktiv protein ile ilişkisi 20(3):164-167, 2005
Sevil ARI-YAYLALI, Hasan H. ERBÜL, Banu ALPASLAN-MESCÜ, Aytekin OĞUZ, Gökhan YILDIRIM, Gülsüm DÜNÇ
ÖZET
 
          Bu çalışmada diyabetik hastalarda gelişen retinopatinin ateroskleroz, yüksek duyarlı C reaktiv protein ile ilişkisinin saptanması amaçlandı.
      SSK Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet bölümünde takip edilmekte olan retinopati saptanan 27 ve retinopatisi olmayan 27 olmak üzere toplam 54 tip II diyabetik hasta ve kontrol grubu olarak herhangi bir sistemik hastalığı olmayan 15 olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tam oftalmolojik muayene yapılıp saptanan retinopatiler derecelendirildi. Ateroskleroz varlığını saptamak için karotis ve popliteal arterde dopler ultrasonografik inceleme yapıldı. Kan lipid değerleri ve yüksek duyarlı C reaktiv protein değerleri ölçüldü ve vücut-kitle indeksleri (BMÜ) hesaplandı. Hipertansiyon varlığı da araştırıldı.
      Ateroskleroz ve sistolik hipertansiyonun diyabetik retinopati gelişiminde etkli risk faktörleri oldukları saptandı. Retinopati gelişimi yaş, cinsiyet, BMÜ, hiperlipideminin cinsi, diyastolik hipertansiyon, yüksek duyarlı C reaktiv protein ile ilişkilendirilemedi.
      Retinopati diyabetik hastalarda gerekli önlemler alınmadığı takdirde körlükle sonuçlanabilen çok ciddi bir komplikasyondur. Karotid arterdeki aterosklerozun retinal iskemi yolu ile retinopati gelişim riskini artırdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada aterosklerozun diyabetik retinopati gelişiminde etkili risk faktörlerinden biri olduğu sonucuna ulaşıldı.
      Anahtar kelimeler: Diyabet, diyabetik retinopati, ateroskleroz, dislipidemi, yüksek duyarlı C reaktiv protein

Sarkoidozda transbronşial biyopsinin yeri ve önemi 20(3):168-170, 2005
Birsen OCAKLI, Zuhal KARAKURT, Ebru SULU, Nur GÜNGÖR, Müyesser ERTUĞRUL, Mehmet D. YAVŞAN, Hatice TÜRKER
ÖZET
 
          Çalışmamızda pulmoner sarkoidozlu hastalarda mediastinoskopiye göre daha az invaziv tanı metodu olan fiberoptik bronskoskopinin (FOB) değerini araştırmak istedik. Kliniğimizde sarkoidoz tanısı konulan 63 olgu incelemeye alındı. Olguların 37'si kadın olup, yaşları 17 ile 66 arasında değişmekte, yaş ortalamaları 45±11 yıl; 26 erkek olgunun yaşları 16 ile 53 arasında değişmekte, yaş ortalamaları 36±10 yıl idi. Sarkoidoz tanısı olguların 27'sinde FOB, 23'ünde mediastinoskopi, 4'ünde cilt biyopsisi, 1'inde dişeti biyopsisi, 1'inde skalen biyopsi, 7 olguda klinik radyolojik olarak konuldu. 63 olgudan FOB uygulanan 60 olgunun 27 (% 45)'sinde trans-bronşial iğne aspirasyon biyopsisi (TBÜAB) ile tanıya varıldı. Radyolojik olarak Evre I 25 olgunun 5 (% 20)'inde, Evre II 35 olgunun 20 (% 57)'sinde, Evre III 3 olgunun 2 (% 67)'sinde TBÜAB ile tanı konuldu.
      Sonuç olarak; özellikle parankimal tutulumu yaygın olan Evre II ve Evre III olgularda TBÜAB sarkoidozun morfolojik tanısında etkili ve güvenli bir metod olduğu ve bu sonuçların literatürle uyumlu olduğu bulundu.
      Anahtar kelimeler: Sarkoidoz, fiberoptik bronkoskopi

 

 

 

 

Yazarlara Bilgi

Yayın Kurulu

 

 

 

Logos Tıp Yayıncılığı 2008 - 2011
Yildiz Posta Cad. Sinan Apt. No:36 D.66-67 Gayrettepe 34349 Istanbul
Tel: 02122880541 ve 02122885022
eXTReMe Tracker