 |
SSK GÖZTEPE TIP DERGİSİ / MART 2006
|
Akut miyokard infarktüslü hastalarda trombolitik tedavi ve birincil perkütan girişimin ST segment rezolüsyonu açısından karşılaştırılması 20(1):1-4, 2006 |
Emine ÇAKÇAK, İsmail ERDEM, Nurten SAYAR |
|
|
ST segment değişikliklerinin miyokardial doku perfüzyonunun derecesiyle yakın ilişkide olduğu gösterilmiştir. Akut miyokard infarktüsünde trombolitik sonrası komplet ST segment rezolüsyonu, düşük mortalite ve daha iyi sol ventriküler fonksiyonlarla birliktedir. Biz çalışmamızda, akut ST elevasyonlu Mİ tanısı alıp trombolitik (streptokinaz) veya birincil perkütan girişim tedavi yöntemlerinden biri uygulanan hastalarda, bu iki tedavi yönteminin, miyokardial doku reperfüzyonunun iyi bir göstergesi olan ST segment rezolüsyon derecesine etkilerini karşılaştırdık.
Çalışmaya ST elevasyonlu miyokard infarktüsü ile başvuran 113 hasta alındı. Birincil perkütan girişim veya trombolitik uygulanan hastaların işlem öncesi ve sonrası 180. dakikada çekilen EKG'lerinde toplam ST segmentleri her hasta için hesaplanarak farkları alındı (delta). Bu delta değerleri her iki grup için karşılaştırıldı.
Birincil PCİ grubunda ortalama delta değeri 5.44±2.2 mV iken, trombolitik grubunda bu değer 3.88±1.9 idi. İki değer arasındaki istatistiksel fark belirgin derecede anlamlı idi (p< 0.0001).
Akut miyokard infarktüslü hastaların tedavisinde perkütan koroner girişimin, miyokardiyal doku perfüzyonunun bir göstergesi olan ST segment rezolüsyonunu, trombolitik tedaviden daha fazla sağladığını gördük.
Anahtar kelimeler: Birincil perkütan girişim, trombolitik, ST segment rezolüsyonu |
Hastanemizde yatırılarak izlenen zehirlenme olgularının değerlendirilmesi 20(1):5-8, 2006 |
Müferet ERGÜVEN, Sinem ALTUNYUVA, Merve USTA, Sevliya ÖCAL, Banu BAL, Nida KARYAĞAR, Melih EROL |
|
|
Hastanemiz Çocuk Kliniğinde Ocak 1997-Aralık 2003 tarihleri arasında yatırılarak izlenen, yaşları ortalama 4.67 olan 367 zehirlenme olgusu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların % 47.4'ü 2-6 yaş grubundaydı. Tüm olgularda zehirlenme etkeni belirlendi. En sık farmakolojik etken santral sinir sistemi ilaçları % 23.38 olarak saptanırken, farmakolojik olmayan etkenlerde kostik-korozif madde alımı (% 70) ilk sırayı almaktaydı. Zehirlenmelerin % 89.9'u kaza, % 10.08'i intihar amaçlı gerçekleşmişti. Zehirlenme nedeniyle başvurular en sık ilkbahar ve kış aylarında yapılmıştı. Olguların % 1.6'sı exitus ile sonuçlandı. Exitus olgularının hepsi mantar zehirlenmesiydi.
Anahtar kelimeler: Çocukluk çağı, zehirlenmeler, epidemiyolojik ve klinik özellikler |
Günübirlik anestezi uygulamalarında desfluran ve sevofluranın karşılaştırılması 20(1):9-12, 2006 |
Davut GÜVEN, Gonca TUNCEL, Serpil ŞAVLI, Erdal ESKİÇIRAK, Özgür CANOLER, Nihal KADIOĞULLARI |
|
|
Bu çalışmada, günübirlik anestezi uygulanan hastalarda, desfluran ve sevofluranın anestezi idamesi ve erken derlenme dönemindeki özelliklerini karşılaştırmayı amaçladık.
Çalışmaya jinekolojik habaset nedeniyle intrakaviter radyoterapi uygulanacak 46 hasta alındı. Bir mg/kg fentanil, 0.05 mg/kg mivakuryum ve 2 mg/kg propofol ile anestezi indüksiyonu yapıldıktan sonra LMA yerleştirilerek, idamede Grup I'de % 3-6 desfluran, Grup II'de % 1-2 sevofluran kullanıldı. Yeterli anestezi derinliği, volatil ajan titrasyonu ve 0.5 mg/kg fentanil uygulamasıyla sağlandı. Anestezi sonrasında LMA çıkarılma zamanı, spontan soluma, sözel uyarılara yanıt, oryantasyon ve modifiye Aldrete skorunun 9 değerine ulaştığı süre kaydedildi. Hemodinamik parametreler anlamlı olmamakla beraber Grup I'de daha yüksekti. Göz açma, sözel uyarılara yanıt, oryantasyon ve modifiye Aldrete skorunun 9 olma zamanı Grup I'de daha kısa bulundu (p< 0.05). Yan etkiler arasında anlamlı farklılık gözlenmedi.
Sonuç olarak, günübirlik anestezi uygulamalarında kullanılan desfluran ve sevofluranın, intraoperatif dönemdeki özelliklerinin benzer olduğu, ancak desfluran ile daha hızlı erken derlenme sağlandığı sonucuna varıldı.
Anahtar kelimeler: Günübirlik anestezi, desflurane, sevofluran |
Çocukluk çağında birincil immün yetersizlik sendromları 20(1):13-16, 2006 |
Müferet ERGÜVEN, Sevliya ÖCAL, Sinem ALTINYUVA, Arzu AKDAĞ, Atiye FEDAKAR, Nevin AKSU, Meltem PELİT |
|
|
Birincil immün yetersizlik sendromları özellikle çocukluk döneminde karşılaşılan önemli bir hastalık grubudur. Klinikte tekrarlayan ve çoğu kez tedaviye güç yanıt veren infeksiyonlar şeklinde belirir.
Çalışmamızda, Ocak 1997-Ağustos 2004 tarihleri arasında kliniğimizde birincil immün yetersizlik tanısı alan 103 hasta semptomların başlangıç yaşı, cinsiyet dağılımı, başvuru şikayetleri, soygeçmiş, tespit edilen immün yetersizlik tipi, infeksiyon odakları, ek patolojiler ve komplikasyonlar yönünden retrospektif olarak değerlendirildi. Bu çalışmada amacımız özellikle hangi koşullarda veya hangi hastalarda PIYs düşünülmesi ve ileri tetkiklerin yapılması gerektiğini belirlemekti.
Takip edilen toplam 103 hastanın 37'si kız (% 35.9), 66'sı erkek (% 64.1), ortalama tanı yaşı 30.4 aydı. Olguların % 81.2'sinde humoral immün yetersizlik tespit edilirken, en sık gözlenen birincil immün yetersizlik sendromu % 42.7 ile IgA eksikliğiydi. Başvuru şikayetleri tekrarlayan öksürük atakları (% 59.2), ateş (% 45.6), tekrarlayan hırıltı atakları (% 36.9), sık orta kulak infeksiyonu (% 34.9), tekrarlayan veya kronik ishal (% 28.2) ve tekrarlayan cilt infeksiyonlarıydı (% 8.8). En sık tespit edilen infeksiyonlar pnömoni (% 48.5), üst solunum yolu infeksiyonu (% 46.6), bronşiolit (% 33.0), otit media (% 35.0), gastroenterit (% 28.2) ve sinüzitti (% 27.2).
Çalışma sonucunda tekrarlayan ve veya komplike sinopulmoner infeksiyonlarda; uzamış veya tekrarlayan gastroenteritlerde; etkeni belirlenemeyen tekrarlayan üriner sistem infeksiyonlarında; fırsatçı veya alışılmadık organizmalarla olan infeksiyonlarda; alışılmadık lokalizasyonlardaki infeksiyonlarda; tekrarlayan cilt veya organ derin abselerinde; aşı reaksiyonlarının veya döküntülü hastalıkların çok ağır seyretmesi durumunda; aile öyküsünde atopi, erken sütçocuğu ölümleri, otoimmün hastalık gibi bulguları olan çocuklarda immün yetersizlik yönünden araştırılmaya gidilmesi gerektiği sonucuna vardık.
Anahtar kelimeler: Birincil immün yetersizlik, hipogamaglobulinemi, tekrarlayan enfeksiyonlar |
Medial kalkar desteğin açılı proksimal femur çivilerinde önemi 20(1):17-19, 2006 |
Koray ÜNAY, Erkan GÜNERİ, Ömer KARATOPRAK, Nadir ŞENER |
|
|
Çalışmamızın amacı, intertrokanterik femur kırıklarında medial desteği olan ve olmayan olgularda, 6 derece açılı proksimal femur çivilerinin sonuçlarını karşılaştırmaktır.
İntertrokanterik femur kırığı olan 33 olgu çalışmaya alındı. Medial desteği olan 15 olgu, medial desteği olmayan 18 olgu sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Medial desteği olan grubun Sanders travmatik kalça skalası sonuçları, medial desteği olmayan gruba göre istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı farklı bulundu.
Sonuç olarak, medial desteği olmayan intertrokanterik femur kırıklarında ağrı, yürüme, fonksiyon, kas kuvveti, günlük aktiviteler ve radyolojik sonuçları medial desteği olan kırıklara göre daha kötüdür.
Anahtar kelimeler: İntertrokanterik femur kırığı, medial destek |
Subakut sklerozan panensefalit 20(1):20-22, 2006 |
Müferet ERGÜVEN, Atiye FEDAKAR, Sema SALTIK, Mavuşen İŞCAN, Merve USTA, Sevliya ÖCAL, Fatma KESKİN |
|
|
Subakut sklerozan panensefalit (SSPE), kızamık infeksiyonu geçirildikten yıllar sonra gelişen, ilerleyici inflamasyon ve sklerozla karakterize yavaş seyirli bir viral infeksiyondur. Ol-guların çoğunda başlangıç yaşı 5-15 yaş arasındadır ve erkeklerde kızlardan 2 kat fazla görülür. Hastalık tipik olarak kişilik değişikliği, ilerleyici miyoklonik aktiviteyle başlayan ve yaygın nörolojik bozukluklara yol açan, nörodejeneratif bir bozukluktur. Hastalık hızlı seyirli olup, semptomlar ortaya çıktıktan sonra 6-24 ay içinde ölüm görülür.
Bu çalışmada, 1998-2003 yılları arasında kliniğimizde tanı konularak tedavileri düzenlenen toplam 19 SSPE olgusunu sunduk. Olgularımız 14 erkek, 5 kız olup, ortalama yaş 6.3± 2.5 yıl (2-10 yıl), kızamık infeksiyonunu geçirme yaşı 1.3±0.9 yıl (3 ay-2.5 yıl) olarak bulundu. Altı olguya aşı yapılmamıştı. İki olgunun ise aşı yapılıp yapılmadığı bilinmiyordu. Özellikle evre II'de gelen hastalarımızda; yürüyememe ve denge bozukluğu % 46, kişilik değişikliği ve konuşma bozukluğu % 38, unutkanlık ve başın öne düşmesi % 30, halsizlik, konvülziyon, baş ağrısı ve istemsiz hareket % 23, idrar kaçırma, sıçrama, bilinç kaybı % 15, yutma güçlüğü % 7.6 tesbit edildi. Oniki olguya isoprinosin ve interferon, 5 olguya isoprinosin, 2 olguya interferon tedavisi yapıldı. Dört olgu tanı aldıktan ortalama 7 ay sonra kaybedildi.
SSPE'li olgularımızı literatür bilgisi altında değerlendirmek için bu çalışmayı sunduk.
Anahtar kelimeler: Subakut sklerozan panensefalit, kızamık
|
Tüberküloz plörezi olgularının analizi 20(1):23-26, 2006 |
Müferet ERGÜVEN, Atiye FEDAKAR, Sema SALTIK, Mavuşen İŞCAN, Merve USTA, Sevliya ÖCAL, Fatma KESKİN |
|
|
Subakut sklerozan panensefalit (SSPE), kızamık infeksiyonu geçirildikten yıllar sonra gelişen, ilerleyici inflamasyon ve sklerozla karakterize yavaş seyirli bir viral infeksiyondur. Ol-guların çoğunda başlangıç yaşı 5-15 yaş arasındadır ve erkeklerde kızlardan 2 kat fazla görülür. Hastalık tipik olarak kişilik değişikliği, ilerleyici miyoklonik aktiviteyle başlayan ve yaygın nörolojik bozukluklara yol açan, nörodejeneratif bir bozukluktur. Hastalık hızlı seyirli olup, semptomlar ortaya çıktıktan sonra 6-24 ay içinde ölüm görülür.
Bu çalışmada, 1998-2003 yılları arasında kliniğimizde tanı konularak tedavileri düzenlenen toplam 19 SSPE olgusunu sunduk. Olgularımız 14 erkek, 5 kız olup, ortalama yaş 6.3± 2.5 yıl (2-10 yıl), kızamık infeksiyonunu geçirme yaşı 1.3±0.9 yıl (3 ay-2.5 yıl) olarak bulundu. Altı olguya aşı yapılmamıştı. İki olgunun ise aşı yapılıp yapılmadığı bilinmiyordu. Özellikle evre II'de gelen hastalarımızda; yürüyememe ve denge bozukluğu % 46, kişilik değişikliği ve konuşma bozukluğu % 38, unutkanlık ve başın öne düşmesi % 30, halsizlik, konvülziyon, baş ağrısı ve istemsiz hareket % 23, idrar kaçırma, sıçrama, bilinç kaybı % 15, yutma güçlüğü % 7.6 tesbit edildi. Oniki olguya isoprinosin ve interferon, 5 olguya isoprinosin, 2 olguya interferon tedavisi yapıldı. Dört olgu tanı aldıktan ortalama 7 ay sonra kaybedildi.
SSPE'li olgularımızı literatür bilgisi altında değerlendirmek için bu çalışmayı sunduk.
Anahtar kelimeler: Subakut sklerozan panensefalit, kızamık |
Tüberküloz plörezi olgularının analizi 20(1):23-26, 2006 |
Nil TOKER, Yasemin BÖLÜMBAŞI, Bülent ÇELİK, Bahadır BIÇAKÇI, Emine UYSAL, Tülin SEVİM |
|
|
Tüberküloz plörezi, tüberküloz infeksiyonunun herhangi bir döneminde meydana gelebilmesine rağmen sıklıkla birincil infeksiyonun geç bir komplikasyonudur. Bu çalışmada, 2001-2004 yılları arasında SSK Süreyyapaşa Göğüs Kalp ve Damar Hastalıkları Eğitim Hastanesinde tedavi edilen 95 tüberküloz plörezi olgusunun klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri retrospektif olarak incelendi
Tüberküloz plörezi tanısı almış hastaların 38 (% 40)'i kadın, 57 (% 60)'si erkekti. Yaşları 15-79 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 32.98±14.09 idi. Plevra sıvısı, 55 (% 53.7) hastada sağda, 39 (% 41.1) hastada solda yerleşmiş, 5 (% 5.3) hastada ise bilateral sıvı tespit edildi. En sık görülen semptom göğüs ağrısı, en az görülen semptom ise balgamdı. P-A grafisinde 37 (% 39.9) hastada parankim lezyonu mevcuttu ve bu hastaların üçünde kavite tespit edildi. Tanı, olguların % 50.5 (n=48)'inde plevra biyopsisi, % 3.2 (n=3)'sinde eksuda niteliğinde sıvı ve balgam yayma pozitifliği, % 4.2 (n=4)'sinde sıvıda basil saptanması ile ve % 42.1 (n=40)'inde de klinik radyolojik olarak konulmuştu.
Sonuç olarak, tüberküloz plörezi ülkemizde genç hastalarda görülmektedir ve plevra biyopsisi, tüberküloz plörezi tanısında en etkili metotdur. Ancak, plevral biyopsiyle tanı konulamayan hastalarda, plevral sıvıda lenfosit hakimiyeti, adenozindeaminaz (ADA) düzeyi yüksekliği ve balgam ARB pozitifliği tüberküloz plörezi tanısı için önemli parametrelerdir.
Anahtar kelimeler: Plevral efüzyon, tüberküloz, ADA |
Parapnömonik efüzyonlu ve ampiyemli olgularımızın değerlendirilmesi 20(1):27-31, 2006 |
Müferet ERGÜVEN, Atiye FEDAKAR, Meltem PELİT, Merve USTA, Nurcan CEBECİ, Hamit ÖZKAN, Nevin AKSU, Osman SAÇAR |
|
|
Plevral alanda sıvı toplanmaları plevral efüzyon, parapnömonik efüzyon, ampiyem, transuda, eksüda, komplike ampiyem şeklinde olabilir. Akciğer infeksiyonuna ikincil oluşan plevral efüzyon, predispozan faktörlerle ya da yetersiz tedavi sonucu ampiyeme dönüşmektedir.
1998 ile 2003 yılları arasında SSK Göztepe Eğitim Hastanesi Çocuk Kliniği Dahiliye servisinden takipli parapnömonik plevral efüzyon ve ampiyem tanısı alan toplam 63 olgu klinik, labaratuvar ve radyolojik bulguları ile retroprospektif olarak değerlendirildi. Olguların yaş ortalaması 6.01 yıl olup, % 61.9'u erkek % 38.0'i kız cinsiyet oluşturmaktaydı. E/K = 39/24'dü. Olguların 39'unda ampiyem (% 61.9), 24'ünde plevral efüzyon (% 38.1) tespit edildi. Olgularımızın 17'sinde (% 26.9) daha önceden antibiyotik kullanım öyküsü mevcuttu. Ponksiyon sıvısında 9 olguda Streptococcus pneumoniae, 3 olguda metisiline duyarlı Staphylococcus aureus, 1 olguda Haemophylus influenzae, 1 olguda Gram (+) kok üredi. Otuzbeş ampiyemli ve 10 plörezili olguya tüp drenajı+parenteral antibiyotik, 15 plörezili olguya parenteral antibiyotik, iki komplike ampiyemli olguya fibrinolitik tedavi, ankiste ampiyem gelişen 2 olguya cerrahi tedavi (dekortikayon) uygulandı. Hastanede ortalama kalış süresi 30.3±9.9 gün klinik iyileşme süresi 12.9±6.7 gün olarak bulundu.
Kliniğimizde parapnömonik olgulara yaklaşımda; erken tanı konulması, uygun antibiyoterapi, ponksiyon sıvısının analizi sonucu ampiyemi destekleyen olgularda etkin antibiyoterapi yanında erken tüp drenajı yapılması mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır. Etkin tedaviye rağmen yanıt alınamayan olgu-larda drenaj yetersizliği değerlendirilerek fibrinolitik tedavi ve dekortikasyon düşünülmelidir.
Anahtar kelimeler: Plevral efüzyon, ampiyem |
Ailesel Akdeniz ateşi akut krizi Q-T intervalini uzatır 20(1):32-35, 2006 |
Ergün DEMİRALP, R. Eralp ULUSOY, Ata KIRILMAZ, Ejder KARDEŞOĞLU, Namık ÖZMEN, Özcan KESKİN, M. Nezihi KÜÇÜKARSLAN, Aydoğan AYDOĞDU, Mehmet DİNÇTÜRK |
|
|
Amaç: Ailesel Akdeniz ateşi akut krizi esnasında Q-T segmenti ve Q-T dispersiyonunun incelenmesi.
Materyal ve metod: Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) akut krizi tanısı konan 34 erkek hasta çalışma grubunu, 30 sağlıklı erkek de kontrol grubunu oluşturdu. Q-T mesafesini etkileyen herhangi bir ilaç alanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma grubunda tedavi öncesi alınan EKG'de Q-T mesafesi ölçüldü. Ölçümlerde 12 derivasyonlu yüzey EKG kayıtları yüksek çözünürlükte taranarak bilgisayar ortamında elektronik cetvel kullanıldı. RR mesafesi, Bazett formülüne göre düzeltilmiş maksimal ve minimal Q-T mesafesi gruplar arasında t testi ile karşılaştırıldı.
Bulgular: Gruplar arasında yaş dağılımı farklı değildi (çalışma grubu 21±1, kontrol grubu ise 21±2 yıl). Ortalama hastalık süresi 10±5 yıl ve hastalığın ailesel görülme oranı % 26 olarak saptandı. Kontrol ve çalışma gruplarında düzeltilmiş maksimum Q-T süresi sırasıyla 425±37 ms ve 447±27 ms (p=0.045), düzeltilmiş minimum Q-T ölçümleri 361±24 ms ve 396±17 ms (p< 0.0005), düzeltilmiş Q-T dispersiyon süresi 65±33 ms ve 51±15 ms (p= 0.09) olarak bulundu.
Sonuç: Ailesel Akdeniz ateşi akut krizi, Q-T değerlerinde uzamaya yol açmış, ancak Q-T dispersiyonunu anlamlı olarak etkilememiştir. Bu uzamanın klinik olarak önemi tam olarak bilinmemekle beraber, tedavide kullanılan ilaçların Q-T süresini uzatarak potansiyel aritmilere neden olabileceği ve Q-T mesafesini etkileyen ilaçların proaritmik özelliklerinin belirgin olarak ortaya çıkabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Anahtar kelimeler: Ailesel Akdeniz ateşi, Q-T dispersiyonu, aritmi |
Multipl sklerozda yaşam kalitesi 20(1):36-39, 2006 |
Hilal YILDIZ, Afitap İÇAĞASIOĞLU, Nesrin CANİK, Yasemin AĞAOĞLU, Nihal IŞIK, Ali EMREM, Zerrin KARATAŞ |
|
|
Amaç: Multipl sklerozlu (MS) hastalarda tutulan sistemlerin ve hastalık seyrinin yaşam kalitesine etkilerini araştırmak.
Materyal ve metod: Kesin MS tanısı almış 45 hasta (27 kadın, 18 erkek) çalışmaya alındı. Hastalar eğitim düzeylerine, çalışıp çalışmadıklarına, hastalık tipine (relapsing remitting, bi-rincil progresif ve ikincil progresif), tutulan sisteme (piramidal, serebellar, vizüel, sensoriyel, sfinkter tutulumu) ve spastisite olup olmamasına göre gruplandırıldı. Nörolojik bozukluk düzeyleri Genişletilmiş Özürlülük Durum Skalası (EDSS=Expanded Disability Status Scale), yaşam kaliteleri Modifiye Farmer Yaşam Kalitesi (QOL=Quality of Life) ile, spastisite ise Modifiye Ashworth Skalası ile değerlendirildi.
Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 37.15±10.49 (22-37), ortalama hastalık süresi 6.00±3.34 yıl idi. Kadın ve erkek hastalar arasında EDSS ve QOL skorlarında farklılık bulunmadı. Düşük eğitim düzeyi olan hastalarda EDSS skoru daha yüksekti (p< 0.01). Eğitim düzeyi ile toplam QOL arasında korelasyon bulunamadı, QOL-MP (MP=tıbbi sorunlar) alt skoru arasında ise pozitif korelasyon bulundu (p< 0.05). Çalışmayan hastalarda toplam QOL, QOL-FE (FE=fonksiyonel ve ekonomik altölçeği) ve QOL-MP alt skorları çalışan gruba göre anlamlı olarak düşüktü. Spastisite olan grupta toplam QOL ve QOL-MP skorları spastisite olmayan gruba göre anlamlı düşük, EDSS ise yüksekti (p< 0.05).
Hastalık tipine göre EDSS skoru ikincil progresif grupta (p< 0.01), QOL-MP skoru ise relapsing remitting grupta daha yüksek (p< 0.05) bulundu. Sistem tutulumlarına göre değerlendirildiğinde ise serebellar tutulum olan grupta toplam QOL, QOL-SR ve QOL-FE alt skala puanları serebellar tutulum olmayan gruba göre düşüktü, fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p< 0.05). Diğer sistemlerin tutulumu ise EDSS ve QOL skorlarında anlamlı farklılığa neden olmadı.
Sonuç: Serebellar tutulum ve spastisite hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir.
Anahtar kelimeler: Yaşam kalitesi, multipl skleroz, özürlülük |
|
Yazarlara Bilgi
Yayın Kurulu
|