 |
SENDROM AYLIK AKTÜEL TIP DERGİSİ
EYLÜL 2006
|
PEDİATRİ, 18(9):37-42, 2006
Mental retardasyon ve Frajil X sendromu |
Dr. Mustafa Aydın *, Dr. Erdal Taşkın **, Dr. Kenan Özcan **, Dr. Nimet Kabakuş *, Dr. Ferda Özlü
Fırat Üniversitesi ve ** Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalları |
|
|
Frajil X sendromu; frajil X mental retardasyon-1 (familyal mental retardasyon-1 veya FMR-1) genindeki bir mutasyon tarafından oluşturulan X’e bağlı semidominant kalıtım gösteren genetik bir bozukluk olup; temporal lob disfonksiyonu ile ilişkili davranış, öğrenme, dil ve hafıza problemlerinin görüldüğü bir hastalıktır. Frajil X sendromu, DS’undan sonra MR’nun ikinci en sık genetik nedeni olarak görülmektedir. Familyal MR’nun çok sık nedenlerinden olup genetik hastalıklar içinde de sık karşılaşılan bir bozukluktur. X’e bağlı zeka geriliği olan hastaların yaklaşık 1/3-1/4’ünü oluşturur. İnsidansı erkek çocuklarda 1/4000, kız çocuklarda ise 1/6000’dir. Etnik gruplar arasında farklılıklar gözlenmemiştir |
İNFEKSİYON, 18(9):43-48, 2006
Onkojenik virüsler |
Uzm. Öğ. Dr. Mehmet Çoban, Doç. Dr. Oral Öncül
GATA Haydarpaşa Eğitim Hastanesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Servisi |
|
|
Kanser klonalite, otonomi, anaplazi ve metastaz yapma özellikleri ile tanımlanabilecek bir hastalıklar grubudur. Kanser tek bir mutant hücreden gelişir (klonalite), çevre faktörlerden bağımsız ve kontrolsüz çoğalır (otonomi), diferansiye hücre özellikleri kaybolmuştur (anaplazi) ve biyolojik davranışlarına göre farklı zamanlarda metastaz yapan türler oluşturur. Kanser etiyolojisi her ne kadar kalıtsal ve edinsel faktörler başlıkları altında çeşitlilik gösterirse de, kanserlerin büyük çoğunluğunun çevresel faktörlere bağlı olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında sebep sonuç ilişkisi en iyi bilinen sigara ile akciğer kanseri ilişkisidir. Virüsler dünya çapında ortaya çıkan tüm kanserlerin yaklaşık % 20’sinden sorumludurlar. Epstein-Barr virüsü (EBV) ve HHV-8 gibi herpes virüsleri, hepatit B ve C virüsleri, bazı papilloma virüsleri (tip 11, 16, 32) ve retrovirüsler, insan immün yetmezlik virüsü (HIV-1) ve insan T hücreli lösemi virüsü 1 (HTLV-1) malignitelerle ilişkili virüslerdir. Bunlardan hepatit ve papilloma virüsleri toplamda büyük bir orana sahipken, retrovirüsler küçük bir yüzdeden sorumludurlar. Yapı ve fonksiyonundaki değişiklikler sonucu fazla yapılarak sonuç itibari ile kanser gelişimini kolaylaştıran genlere onkogen adı verilmektedir. Onkogenler, normal hücresel genlerin (proto-onkogen) karsinojenlerin etkisi ile yapısal veya fonksiyonel değişikliğe uğramış formlarıdır. İki sınıf tümör virüsü vardır : DNA tümör virüsleri ve RNA tümör virüsleri. Bunlardan ikincisi Retrovirüsler olarak da adlandırılır. Bu iki viürs sınıfı farklı şekilde çoğalırlar fakat genelde yaşam sikluslarının tek bir amacı vardır; kendi genomlarını konakçı hücrenin genomunun içine yerleştirmek. |
RADYASYON ONKOLOJİSİ, 18(9):49-56, 2006
Testiküler germ hücreli tümörler ve tedavi yaklaşımları |
Yrd. Doç. Dr. Görkem Aksu *, Doç. Dr. Cüneyt Ulutin **
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi ve ** Gülhane Askeri Tıp Akademisi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalları |
|
|
Testis kanseri tüm kanserlerin yaklaşık % 1’ini oluşturmasına rağmen genç erkeklerde en sık rastlanan malinitelerden biridir. Bu kanserler içinde % 90’ı aşkını testis germ hücreli kanserlerdir. Germ hücreli tümörler (GCT) seminom ve seminomdışı olmak üzere iki altgruba ayrılmaktadır.Seminomlar radyoterapiye daha duyarlı olup bu iki altgrup arasında tedavi stratejileri değişiklik göstermektedir. Karşı testiste kriptorşidizm ve kanser iyi bilinen risk faktörleridir. Testiste asemptomatik nodül veya şişkinlik başlangıç tanısında en sık görülen semptomdur. Ayırıcı tanıda epididimit, varikosel, orşit, lenfoma, lösemi, tüberküloz ve başka infeksiyonlar da düşünülmelidir. Lezyon ve tümör tipinin radikal inguinal orşiyektomi ile doku tayini prognostik ve terapötik öneme sahiptir. Hastalığın yaygınlık derecesini belirlemek için testis ultrasonografisi, göğüs, abdomen ve pelvis röntgeni ve bazı olgularda manyetik rezonans görüntüleme uygulanmalıdır. Seminom hastalarının yaklaşık % 75’i klinik evre I hastalık belirtileri göstermekte ve bu hastaların takriben paraaortik lenf düğümlerinde subklinik metastatik hastalık mevcuttur. Genellikle testis GTC’si yüksek derecede tedavi edilebilir ve şifa sağlanabilir kanser türüdür. Seminomda geleneksel yaklaşım bazen aynı taraf iliyak lenf düğümlerini de kapsayan paraaortik adjuvan radyoterapi olmaktadır. Bu tedaviyle şifa oranı (tüm evreler birlikte ele alındığında) oranı % 90’ı aşkın olup düşük everli hastalıkta % 100’e yaklaşmaktadır. Evre I ve II seminomdışı tümörlerde de şifa oranı % 95’den yhüksek olup standart tedavinin kemoterapi ve rezidüel hastalığın rezeksiyonu olduğu evre III ve IV’de de % 70’e yaklaşmaktadır. |
CERRAHİ, 18(9):57-67, 2006
Erken evre mide kanseri ve tedavi seçenekleri |
Araş. Gör. Dr. Yılmaz Güler, Doç. Dr. Yamaç Erhan, Doç. Dr. Hasan Aydede
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı |
|
|
Erken evre mide kanseri, midenin mukoza ve submukozaya sınırlı adenokarsinomu olarak tanımlanır. Tanıda seri endoskopik takipler ve multipl biyopsi çalışmaları en önemli yöntemlerdir. Tanı sonrası, tek tedavi yöntemi tümörün total olarak rezeksiyonudur. Antrum yerleşimli tümörlerde seçilecek cerrahi prosedür subtotal gastrektomi olup, tümörün yerleşim seviyesine göre bazı korpus ve kardiya yerleşimli bütün tümörlerde total gastrektomi gerekebilir. Multifokal tümörler, yerleşim bölgesine bakılmaksızın total gastrektomi ile tedavi edilmelidir. Radikal lenf nodu diseksiyonu, N2 lenf nodlarıyla sınırlı olmalı ve bütün hastalara yapılmalıdır. Ancak, mukozada sınırlı küçük tümörler ve Tip IIa tümörlerde daha sınırlı lenf nodu diseksiyonu (D1) yapılabilir. Lenf nodu negatif hastalara yapılan D2 diseksiyon sonrası elde edilen sa?kalım oranları da mükemmeldir. Yaşlı ve operasyon açısından riskli hastalarda, seçilmi? tümörlerde sınırlı cerrahi tedavi yöntemleri (lazer, endoskopik mukozal rezeksiyon, laparoskopik wedge rezeksiyon) alternatif olarak uygulanabilir. |
ADLİ TIP, 18(9):68-77, 2006
Malpraktis davalarında hukuki süreç ve hak arama yolları |
Dr. Erhan Büken
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı |
|
|
Son yıllarda Türkiye’de de hekimlere yönelik mesleki sorumlulukla ilgili iddiaların sayısında belirgin derecede artış meydana gelmiştir. Bu davaların çoğu tıbbi müdahalede istenmeyen veya kaçınılmaz olan sonuçların ortaya çıkması durumlarında açılmaktadır. Bu şekildeki davalara karşı yapılabilecek en güvenilir savunma, standartları belirleyen tanı-tedavi protokollerinin anlaşılması ve bunlara uyum gösterilmesi ile olur. Standart bakım ve uygulama; kabul edilmiş tıbbi uygulama kurallarına uygun olarak yapılan işlemlerdir. Hekimin standart uygulamayı yapmaması ile oluşan zararın malpraktis olarak tanımlanabilmesi için önce, belirlenmiş ulusal ve uluslararası standartların olması gerekir. Standart tanı-tedavi protokollerinin ve belirlenmiş standart bakım ve uygulamanın olmadığı durumlarda ne yapılacaktır? Örneğin ülkemizde henüz tıbbın her uzmanlık alanı için belirlenmiş bu tür standartlar söz konusu değildir. Değişik uzmanlık derneklerinin kendi uzmanlık alanları ile ilgili bu yönde çalışmaları ise oldukça yakın tarihlidir. Türk Tabipleri Birliği’nin ve Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığının konunun önemine gösterdiği ilgide ise geç kalınmıştır. Ülkemizde Türk Tabipleri Birliğinin ve değişik uzmanlık derneklerinin mesleki standartlar oluşturmak üzere başlattığı bu çalışmalar, standartların oluşturulması ve karar vermeyi kolaylaştırması açısından hekimlere ve ülkemizdeki bilirkişilik kurumlarına büyük kolaylık sağlayacaktır.
Ülkemizde hastalar ve hasta yakınları sağlık hizmeti almakla ilgili her türlü yakınmaları için doğrudan mahkemelere başvurur ya da tabip odalarına şikayet dilekçesi verebilirler. Ancak mevcut uygulamalar genellikle bu şekilde olmamaktadır. Ülkemizde hala hekim hatalarını toprak örtmekte, hastalar dava açma yollarını bilmemekte; bilenlerde bu süreç uzun , zahmetli ve ekonomik kaynak gerektiren bir süreç olduğundan kaçınmaktadırlar. Türk hukuk sisteminin işleyişine ve yoğunluğuna bağlı olarak davalar uzun yıllar sürmekte, çoğunlukla zaman aşımına uğramakta, sonuç alınamamakta ya da geciken adalet adaletsizlik olmaktadır.
Gerçekte hukukumuzda hekimlerin, kötü hekimlik uygulaması halinde, hukuki ve cezai sorumlulukları düzenlenmiş durumdadır. Tıbbi kötü uygulama sonucu zarar gördüğü düşüncesinde olan hasta ya da hasta yakınlarının, Borçlar Hukuku çerçevesinde hukuk ya da idare mahkemelerine başvurarak zararlarını tazmin için dava açma hakları bulunmaktadır. Tıbbi kötü uygulama sonucu bir kişinin sağlık hakkının ihlali, Türk Ceza Kanunu 85 ve 89. maddelerinde düzenlenmiş suçtur. Ayrıca Tabip Odaları ve idari merciler nezdinde disiplin soruşturmaları sonucu, kusurlu hekimin “meslekten meni” de kapsayacak idari cezalarla cezalandırılması yolu bulunmaktadır. Tıbbi kötü uygulama sonucu zarar gördüğünü düşünen kişiler, bu idari, hukuksal ve cezai yollara başvurmaktadır.
Başvurular, ölümle sonuçlanan bir tıbbi konuda ise, dava ceza mahkemelerinde yürür ve bilirkişi görüşü Sağlık Bakanlığı Yüksek Sağlık Şurası ve Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumundan alınır. Sağlık mensuplarının kusur oranları Yüksek Sağlık Şurası tarafından tespit edilir. Yüksek Sağlık Şurası sadece ilgili ceza mahkemelerinin istemleri doğrultusunda görüş bildiren bir kurul olmayıp, aynı zamanda ülkemizdeki önemli sağlık konularında da tavsiye niteliğinde kararlar alan, sağlık alanında uygulamaya sokulması planlanan kanun ve tüzük taslaklarını inceleyerek bu konularda da görüş bildiren bir kuruldur. Bilirkişi olarak ister Yüksek Sağlık Şurası ve isterse başka kuruma veya uzmana başvurulsun, yargıç bilirkişi raporuyla bağlı değildir. Yargıç, bilirkişi oy ve görüşlerini sezgisi ve genel kültürü ile denetlemek, gerektiğinde başka bilirkişilerin oy ve görüşlerine başvurmakla görevlidir. Yüksek Sağlık Şurasından bilirkişilik görüşü alınması zorunluluğu yalnız suçları inceleyip yargılayan ceza mahkemeleri için söz konusudur. Ceza mahkemeleri dışında kalan diğer adli mercilerin Şuradan tıbbi bilirkişilik görüşü sorma zorunlulukları yoktur. Genel hükümlere göre başka bilirkişilere başvurarak karar vermeleri mümkündür. Şurada sadece gelen evraklar incelenmekte yani dosya üzerinden karar verilmektedir. Adli olayla ilgili görülen kişilerin ifadeleri, sağlık kuruluşu kayıtları, hasta evrakı ve filmleri, laboratuar incelemeleri, diğer bilirkişilerin görüşleri, varsa otopsi raporu ve Adli Tıp Kurumunun yorumları incelenmektedir. Bu görüşmeler esnasında ilgililerin muayenesi veya onlarla konuşulması söz konusu olmaz. Bu nedenle gönderilen dosyaların tıbbi görüş sorulan tüm maddi olayları aydınlatacak ve tam bilgi verecek şekilde olmaları gerekmektedir. |
HALK SAĞLIĞI, 18(9):78-82, 2006
Ergenlik çağındakilerin beslenme davranışlarını etkileyen faktörler |
Uzm. Dyt. Yasemin Atik Altınok *, Doç. Dr. Gülsen Güneş **
İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Diyet Polikliniği* ve İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı** |
|
|
Adolesanların beslenme davranışlarını etkileyen faktörlerin açıklanmasına yardımcı olan iki model vardır: Sosyal Davranış Teorisi ve Ekolojik Model. Sosyal Davranış Teorisine göre kişisel, sosyal ve çevresel faktörler beslenme davranışının belirleyicileri olarak birlikte çalışırlar. Ekolojik modele göre insan davranışını etkileyen çevre dörde bölünmüştür: mikrosistemler, mezosistemler, ekzosistemler ve makrosistemler. Her iki modelde yer alan temel prensip karşılıklı etkileşimdir. Sosyal Davranış Teorisi ve ekolojik modelin bütünleştirilmesi sonucu adolesanların beslenme davranışlarını etkileyen faktörler dört gruba ayrılmıştır. Bunlar kişisel, sosyal çevre, fiziksel çevre ve makrosistem etkileridir. Kişisel faktörler; besin tercihleri, beslenme bilgisi, besinlere atfedilen anlamlar, tutum, açlık, cinsiyet, diyet yapma, zaman, kolaylık ve maliyettir. Sosyal çevre faktörleri; aile, arkadaşlar; fiziki çevre faktörleri; okul, fast food restaurantlar; makrosistem faktörleri ise kitle iletişim araçları, ve reklamlardır. |
HEMŞİRELİK, 18(9):86-91, 2006
Premenstrual sendromda tanı, tedavi ve hemşirelik yaklaşımı
|
Yard. Doç. Dr. Selma Öncel *, Hemşire Ayfer Pınar **
Akdeniz Üniversitesi Antalya Sağlık Yüksekokulu Halk Sağlığı Hemşireliği Anabilim Dalı*, Antalya Devlet Hastanesi Hemşiresi**
|
|
|
Premenstrual sendrom genellikle genç ve orta yaş dönemindeki kadınlarda görülen, menstrual siklusun luteal fazı boyunca ortaya çıkan, emosyonel ve fiziksel belirtilerle karakterize yaygın siklik bir bozukluktur. Premenstrual sendromun nedeni tam olarak tanımlanamamaktadır. Bununla beraber premenstrual sendrom sosyal, kültürel, biyolojik ve psikolojik faktörlerle ilgili olabilir.
Premenstrual sendromun en yaygın belirtileri: Davranışsal belirtiler; yorgunluk, uykusuzluk, baş dönmesi, cinsel istekte değişiklik, iştahta artma veya fazla yeme vb. Psikolojik belirtiler: irritabilite, kızgınlık, depresif ruh hali, ağlama, anksiyete, gerginlik, konsantrasyonda azalma, konfüzyon, unutkanlık, huzursuzluk, yalnızlık, öz saygıda azalma vb. Fiziksel belirtiler: başağrısı, memelerde hassasiyet ve dolgunluk, sırt ağrısı, abdominal ağrı ve şişkinlik, kilo alma, ekstremitelerde şişlik, ödem, mide bulantısı, kas ve eklem ağrısı vb.
Premenstrual sendromun tanısı için özel fiziksel muayene bulguları ve laboratuar testleri yoktur. Hastanın bütün olarak öyküsü ve fizik muayenesi (pelvik muayeneyi de kapsar) önemlidir. Premenstrual sendromun tanısının doğrulanmasında kadının rahatsızlıklarını kayıt ettiği bir belirti takvimi yardımcı olabilir. Hafif belirtileri olan kadınlara sağlıklı bir diyet, sodyum ve kafeinin azaltılması, egzersiz ve stresin azaltılmasını da kapsayan yaşam şeklinin değiştirilmesi öğretilebilir. Ek besinler konusunda önerilerde bulunulabilir. B6 vitamini, kalsiyum ve magnezyumu sık kullanmalıdırlar. Orta düzeyde belirtileri olan kadınların tedavisi ilaçlar ve yaşam tarzı değişikliklerini kapsar. Uygun tanı konulduktan sonra spesifik belirtilerin tedavisine başlanmaktadır. Hemşireler kadınlara bu konuda bilgi vermede, iletişim kurmada ve destek olmada anahtar konumdadırlar. Hemşirenin bu rolü sürekli devam eder. |
KONUK YAZAR, 18(9):83-85, 2006
Periodontal hastalıklar ile sitokin gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin klinik uygulamalara katkısı nedir? |
Dr. Dt. Esra Güzeldemir
Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı
|
|
|
Periodontal hastalıklar ile sitokin gen polimorfizmleri arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacıların elde ettikleri sonuçları, diğer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırırken çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Periodontal hastalıkların multifaktöriyel doğası ve bu çalışmalarda kullanılan farklı teknikler nedeni ile, genellikle çalışmaların diğer araştırmacılar tarafından tekrarlanması mümkün olamamakta ve araştırmacılar tarafından elde edilen sonuçların klinik uygulamalara katkısı tam olarak açıklanamamaktadır. Diş hekimliği ile tıbbi bilimlerin bir bütün olduğu ön kabulü ile, yapılan çalışmalarda yada hasta değerlendirmeleri sırasında vücudun bir bütün ve sistem olarak ele alınması ve değerlendirilmesi gereklidir. Periferal kanda değerlendirilen sitokin gen polimorfizmleri ve çeşitli hastalıklar arasında kurulmaya çalışılan ilişki, aslında bu iki bilim dalının ortak çalışması gerekliliğini açıkça göstermektedir. |
PERİODONTOLOJİ, 18(9):92-95, 2006
Dişeti çekilmesi ve tedavisi |
Yard. Doç. Dr. Mehmet Özgöz, Araş. Gör. Dt. Abubekir Eltas, Araş. Gör. Dt. Ufuk Sezer, Araş. Gör. Dt. Taner Arabacı
Atatürk Üniversitesi Diş Hekekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı
|
|
|
Dişeti çekilmeleri kök yüzeyinin açığa çıkması ile karakterize; marjinal gingivanın mine-sement sınırından apikale doğru yer değiştirmesi olarak tarif edilir. Bunun sonucu estetik problemler, dentin hassasiyeti ve kök çürükleri gözlenebilir. Bu makalede; hassasiyet şikâyetleri ile kliniğimize müracaat eden bir hastada görülen dişeti çekilmesi ve tedavisi sunulmuştur. |
SPOR VE TIP, 18(9):100-103, 2006
Bir binicide egzersize bağlı kompartman sendromu |
David K. Lisle, MD; James B. Tucker, MD
|
|
|
Baldır ağrısını değerlendirirken klinisyenlerin travma yokluğu veya görünürde zararsız egzersize rağmen kompartıman sendromunu da göz önüne almaları gerekir. Binicilik akut kompartıman sendromunun olası bir etyolojisi olmamasına rağmen muayene eden kişi her halde yaralanmanın olağandışı bir mekanizması olduğunu düşünmelidir. Kompartıman içi doku basıncı ölçümleri tanı koymaya yardımcı olabilmesine rağmen aşırı ağrı akut kompartıman sendromunun daha güvenilir bir erken uyarı işaretidir. Zamanında tanı ve acil cerrahi tedavi uzun dönemli ciddi sekelleri önleyebilir. |
PGM
Akut koroner sendromda acele değerlendirmelerden kaçının, 18(9):18-21, 2006
-YORUM |
|
|
|
Akut koroner sendromlar (AKS) bugünlerde klinik uygulamada en sık rastlanılan kardiyak acillerdendir. Birleşik Devletler'de her yıl tahminen 2 milyon hastaneye yatış olayı AKS ile bağlantılıdır. Kısmen kardiyak troponinler gibi kalp nekrozunun çok duyarlı belirteçlerinin giderek artan oranda kullanılması nedeniyle bu sayı artmaktadır. |
PGM
Kardiyak belirteçlerin hasta başı değerlendirmesi, 18(9):22-27, 2006
Hasta başında yapılan testler akut koroner sendromları ayırt edebilir. |
Ezra A. Amsterdam, MD; Prakash Deedwania, MD
|
|
|
Kardiyak hasar belirteçlerinin hasta başında test edilmesi, klinik laboratuvar performansına göre avantajlara sahiptir. Sayısız çalışma, hem yüksek riskli AKS hastalarını hem de erkenden taburcu edilmeye uygun düşük riskli göğüs ağrısı hastalarını tanımlamak için kullanılan bu kolay uygulanabilir hasta başı yöntemin yüksek doğruluk derecesi, hızı ve maliyetten tasarruf özelliğini doğrulamıştır. Ekonomik etkileri nedeniyle hastanın genel tedavi maliyetinin azaltılmasında hasta başı testlerinin dikkate alınması gerektir. |
PGM
ST segment yüksekliği olmayan AKS'nin tedavisi, 18(9):28-36, 2006
Güncel stratejilerin olumlu ve olumsuz yönleri |
Enrique V. Carbajal, MD; Prakash Deedwania, MD
|
|
|
ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom, değişken miyokart iskemisiyle karakterize ve hastaların çoğunda akut intraluminal tromboza yol açan kırılgan bir plağın yırtılması ile tetiklenen karmaşık bir klinik olaydır. Geleneksel olarak ST yüksekliği olmayan akut koroner sendromun akut tedavi stratejileri, belirgin ateromlu vasküler alanlar ve etkilenen miyokardın revaskülarizasyonu tanımlamayı amaçlamaktadır. ‹nvaziv ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom stratejilerini değerlendiren çalışmalar klinik olay oranlarının hem yoğun tıbbi tedavi hem de erken invaziv tedavi stratejilerinde denk düzeyde olduğunu düşündürmektedir. Son zamanlarda Ulusal ‹şbirliği Çalışmasında (The National Cooperative Study [NCS]) gösterildiği gibi11, beta blokerlerle yoğun tedavinin ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom hastalarının çoğunda benzer sonlanımlara yol açan geçerli bir tedavi seçeneği olduğu görünmektedir.
ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom tedavisinde birkaç farklı tedavi stratejisi savunulmakla birlikte, var olan kanıtlara dayalı bilgiler bu geleneksel yaklaşımların bir bölümünü tam olarak desteklememektedir. ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom hastalarında invaziv ve diğer tıbbi tedavi stratejilerinin rolünü tam olarak değerlendirmek için ileriye dönük iyi denetlenmiş çalışmalara gerek vardır.
ST yüksekliği olmayan akut koroner sendrom ataklarını atlatan hastalarda KAH'ın kesinleşmiş risk faktörlerinin uzun dönemli agresif tedavisi kuşkusuz en sağduyulu ve ekonomik tedavi yaklaşımıdır. |
PGM
Tırnaklarda ciddi şekil bozuklukları, 18(9):96-98, 2006
Tırnak yeme pek çok olumsuz duruma neden olabilir. |
|
|
| |
 |
SENDROM II
BESLENME TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ |
|
|