 |
SENDROM AYLIK AKTÜEL TIP DERGİSİ
ARALIK 2007
|
BESLENME
Vanadyum ve diyabetle etkileşimi, 19(12):25-31, 2007
Bilinmeyenin keşfi mi, bilinenin farkına varılması mı? |
Yrd. Doç. Dr. Betül Çiçek, Prof. Dr. Neriman İnanç, Yrd. Doç. Dr. Habibe Şahin |
Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu ve Beslenme ve Diyetetik Bölümü |
|
|
Vanadyum ilk kez 1813 yılında İspanyol mineralojist del Rio tarafından keşfedilerek çeşitli oksidasyon durumlarında uğradığı renk değişikliği nedeniyle “pankrom” olarak adlandırılmıştır. Daha sonra 1831 yılında İsveçli kimyager Nils Gabriel Sefstrom bu minerali Alman güzellik, gençlik ve bereket sembolü olan Vanadis’ten esinlenerek “vanadyum” adını vermiştir. İnsan vücudundaki total vanadyum havuzunun 100-200 µg civarında olduğu düşünülmektedir. Birçok geçiş elementinde olduğu gibi vanadyum da farklı değerliklere sahiptir. Biyolojik sistemlerde vanadyum en fazla vanadat (+5) ve vanadil (+4) formlarında bulunur. Plazmada vanadyum her iki değerlikte de bulunabilir. Yaklaşık %90’ı başta transferin olmak üzere proteine bağlı olarak bulunur. Alınan vanadyumu çoğu midede katyonik vanadile dönüşür ve duodenumdan bu formda geçer. İntraperitoneal enjeksiyondan sonra vanadyum sırasıyla kemik, böbrek ve karaciğerde birikir. Kemik, vanadyumun esas depo edildiği yerdir. Vanadyum karbonhidrat metabolizmasını glikoz taşınması, glikoz taşıyıcısının translokasyonu, glikolizis ve glikolitik enzimler, glikoz oksidasyonu, glikoz atımı ve glikojen sentezini kapsayan birçok açıdan etkilemektedir. Vanadyumun insüline benzer etkileri lipit metabolik yolları, protein metabolizması ve mitogeneze de uzanmaktadır. İnsülin ve birçok oral antidiyabetik ilaca rağmen diyabet, insanlar için hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla diyabeti daha etkin tedavi etmeye yönelik yeni yaklaşımlar bulunması gerekmektedir. Bu bağlamda yapılan çalışmalar vanadyumun in vivoda ve in vitroda çeşitli insülinomimetik ve antidiyabetik etkilerine dikkat çekmektedir. Bu özelliklerine ilişkin mekanizmanın insülin uyarı iletim yolundaki çeşitli post-reseptör olayların bileşimiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu derlemede vanadyumun tarihçesi, diyabetle etkileşimi ile olası etki mekanizması ve bu konuda yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar özetlenmeye çalışılmıştır. |
|
TIBBİ BİYOLOJİ
Hematopoietik kök hücre nakli, 19(12):32-36, 2007
Nakil yapılacak hastaya uygun verici seçiminde karışık lenfosit kültür testinin belirleyiciliği |
Bio. Phd. Tülay Kılıçaslan-Ayna, MSc. Hayriye Şentürk-Çiftçi, Doç. Dr. Sarper Diler, Prof. Dr. Mehmet Gürtekin, Prof. Dr. Mahmut Çarin |
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı |
|
|
Bu derlemede Hematopoietik Kök Hücre Naklinde (HKHN) hastaya uygun bir vericinin seçilmesi için uygulanan karışık lenfosit kültür testi irdelenmiştir. |
|
FİZYOLOJİ
Metabolik sendrom, 19(12):37-45, 2007 |
Yrd. Doç. Dr. Turgut Topal, Doç. Dr. Ahmet Korkmaz |
Gülhane Askeri Tıp Akademisi Fizyoloji Anabilim Dalı |
|
|
Metabolik Sendrom özellikle gelişmiş ülkelerde gün geçtikçe yaygınlaşan önemli bir sağlık sorunudur. Tam olarak aydınlatılamayan fizyopatolojisinde özellikle insan fizyolojisinin uyum sağlayamadığı çevresel faktörler suçlanmaktadır. Fizyolojimize aykırı tarzdaki besin türleri, beslenme alışkanlıkları, aydınlık-karanlık döngüsü, hareketsiz yaşam gibi çevresel etmenler tıpkı bir domino taşı gibi vücut sistemleri üzerinde zamanla boyutu büyüyen hasar zincirini harekete geçirmektedir. Harekete geçen bu hasar mekanizmaları da sonuçta kalp-damar sistemi başta olmak üzere bir çok sistem üzerinde patolojiler oluşturmaktadır. Patolojilere giden bu yolda abdominal obezite, insülin rezistansı, hipertansiyon, dislipidemi‚ hücresi disfonksiyonu gibi semptomla patoloji arası diyebileceğimiz tepkiler oluşmaktadır. Bu tepkiler metabolik sendromu tanımlarken kullanılan ana parametreler olmakla beraber açıklanması gereken sorular olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Kimi bilim adamları sorunun tetikleyici mekanizmasını biyokimyasal yolaklarda ararken kimileri de daha global metabolik yaklaşımlarla açıklamaya çalışmaktadır. Ancak ne olursa olsun bu tüm vücudu etkileyen hastalıklar zincirinin açıklanmasına yapılacak fizyopatolojik yaklaşımlar tedaviye temel teşkil etmesi açısından önemlidir. |
|
RADYOLOJİ
Çocukluk çağı akciğer hastalıklarında yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, 19(12):53-56, 2007 |
Dr. Sema Yıldız |
Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı |
|
|
Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) yüksek uzaysal çözünürlüğü olan ve çocuklarda yaşta sıkça kullanılan önemli bir tanı yöntemidir. YÇBT ile hastalıkların radyolojik tanısı etkilediği akciğer kompartmanı dikkate alınarak yapılır. YÇBT ile tanı konabilen çocukluk çağı akciğer hastalıkları; interstisyel akciğer hastalığı, küçük-büyük hava yollarının hastalıkları şeklinde üç gruba ayrılabilir. YÇBT; buzlu cam görünümü ile seyreden interstisyel akciğer hastalığının tanısında genellikle yetersizdir. Bronşiektazi, büyük hava yollarının geri dönüşümsüz genişlemesidir ve YÇBT ile kolaylıkla değerlendirilir. Küçük hava yollarının etkilendiği hastalıklarda ise sentrilobüler nodüller, dolaylı etkilerine bağlı gelişen parankimal düşük atenuasyonlu alanları (mozaik perfüzyon) ve ekspiryumda hava hapsi izlenir. |
|
AİLE HEKİMLİĞİ
Sağlıklı erişkinlerde kan basıncı yüksekliği ve kardiyovasküler risk faktörlerinin değerlendirilmesi, 19(12):57-61, 2007 |
Öğr. Gör. Uz. Dr. İbrahim Tokalak, Uz. Dr. Yasemin Zeybek |
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı |
|
|
Kan basıncı yüksekliği (KB), kardiyovasküler hastalıkların en önemli risk faktörleri arasındadır. Toplumu KB yüksekliğinden ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan korumanın en iyi yolu, henüz sorun gelişmeden riskli grupları saptamak ve risk faktörlerini bu gruplar için değerlendirerek koruyucu sağlık hizmetlerini başlatmaktır. Bu amaçla üniversite hastanemizin aile hekimliği uzmanlarınca yürütülen “Sağlıklı Erişkin İzlem Polikliniği”ne başvuran erişkinlerde, KB yüksekliği görülme sıklığı ve risk faktörleri ile ilişkisi araştırıldı.
Bilinen hipertansiyon (HT) öyküsü olmayan erişkinler, birincil koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulabileceği risk altındaki bireyler olarak kabul edilerek çalışma grubu olarak seçildi. Örneklem sigara ve alkol kullanımı, fizik aktivite düzeyi, dislipidemi öyküsü, ailede koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü, kan lipid profilleri gibi risk faktörleri açısından prospektif olarak değerlendirildi.
Hastaların %42,7’sinin halen sigara içmekte olduğu, %9,4’ünün düzenli olarak alkol kullandığı, sadece %24,6’sının düzenli olarak fizik aktivite yaptığı, %14,4’ünün ailede kesin KAH öyküsü bulunduğu görüldü. Halen aktif sigara kullananlarda sigarayı kullanıp şu an bırakmış olanlara göre HDL düzeyinin anlamlı olarak düşük olduğu (p<0.05), fizik aktivite yapan erişkinler arasında bilinen dislipidemisi olanların oranının, düzensiz fizik aktivite yapanlara ya da hiç yapmayanlara göre anlamlı derecede az olduğu (p<0.05), KAH öyküsü olanlarda total kolesterol ve LDL düzeylerinde arzulananın üzerindekilerin oranının, KAH öyküsü olmayanlara göre anlamlı derecede fazla olduğu (p<0.05) saptandı. Ayrıca ileri yaşlardaki erişkinlerin genç yaşlardaki erişkinlerden daha düzenli egzersiz yaptıkları (p<0.001), kendi kendine kan basıncı izlemi önerilen erişkinlerin %61,8’inin bu önerilere uymadıkları görüldü.
Çalışmamızın sonuçlarına göre birinci basamak sağlık hizmeti sunan polikliniklere başvuranların önemli bir kısmının ciddi anlamda yaşam tarzı değişikliğine gereksinimleri olduğu görüldü. Aile hekimleri KB yüksekliği açısından riskli grupları büyük bir titizlikle belirlemeli, maruz kaldıkları ya da kalabilecekleri risk faktörlerine karşı önlemler almalı, hastalarını bu konuda eğitmelidirler. Bu sayede KB yüksekliğinin komplikasyonları önlenebilecek ve bu rahatsızlık büyüyen güncel sorunlarından biri olmaktan çıkacaktır. |
|
ANESTEZİYOLOJİ ve REANİMASYON
Anestezide simülasyon ve simülatör kullanımı, 19(12):62-66, 2007 |
Araş. Gör. Dr. Sabiha Oğuz, Prof. Dr. Zeynep Kayhan |
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı |
|
|
Son yıllarda tıp eğitiminde simülasyon ve simülatörlerin kullanımına ilgi artmaktadır. Simülasyonun askeri bilimler ve havacılık sektöründeki başarılı kullanımı, benzer şekilde riskli uygulamalar içeren tıp eğitiminde de kullanımını gündeme getirmiştir. Tıp alanında simülatör kullanımına da anesteziyoloji öncülük etmektedir. Tıp eğitiminde geleneksel olarak benimsenen usta- çırak eğitim modelinde öğrencilerin gerçek hastalar üzerinde pratik eğitim almaları son yıllarda sorgulanmaya başlamıştır. Anestezi eğitiminde simülatörlerin kullanılması eğitimde heyecan verici gelişmelerle birlikte anestezistlere gerçek hasta üzerinde hiçbir risk oluşturmadan performans değerlendirme, nadir ve riskli durumlar konusunda deneyim kazandırma imkanı da vermiştir. Simülasyon ve simülatörler tıp eğitiminde ve pratiğinde değerli alternatiler sunmakla birlikte bu alanda kullanımıyla ilgili daha ileri araştırma ve çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu yazıda simülatörler, kullanım alanları ve anestezi eğitimindeki kullanım amaçları gözden geçirilmiştir. |
|
FARMAKOLOJİ
İlaç oluşumlu böbrek hastalıkları, 19(12):67-74, 2007 |
Prof. Dr. M. Nejat Gacar, Prof. Dr. Tijen Utkan, Uz. Araş. Gör. S. Selcen Göçmez, Araş. Gör. F. İpek Komsuoğlu |
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı |
|
|
Bu makalenin amacı böbrek hastalıkları ve ilaçlar arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Böbrekler plazmayı süzmekle ve vücuttan metabolık artıklarıuzaklaştırmaktan sorumludurlar. Böbrek hasarına yol açan ilaçlar arasında en çok bilinenler antibiyotikler,analjezikler, kontrast ajanlar ve antikanser ilaçlardır. Maruz kalınan toksinin tipine göre böbrekte hasarın semptomları değişkendir. Genellikle semptomlar akut böbrek yetersizliği , kronik böbrek yetersizliği,nefrotoksik sendrom ve böbrek tübül disfonksiyonu ile benzerdir. İlaçların böbrek ve böbrek dışı etkileri böbrekte çeşitli patolojilere yol açar. Bu makalede böbrek patolojileri ve ilaçların bu patolojilere etkileri üzerinde durulmaktadır. |
|
DEONTOLOJİ
Hasta-hekim ilişkisinde özerklik kavramı, 19(12):75-78, 2007 |
Dr. Elif Atıcı |
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı |
|
|
Günümüzde hasta-hekim ilişkisinde hasta katılımına dayanan ilişki modeli tercih edilmektedir. Bu ilişkinin kurulabilmesinin koşullarından biri hasta özerkliğine saygı gösterilmesidir. Hasta özerkliği hasta hakları içerisinde yer alır. Ancak özerliğin etkilendiği durumların doğru değerlendirilmesi gerekir.
Bu yazıda, özerklik kavramı, özellikleri ve özerkliği etkileyen unsurlar tartışılmaktadır. |
|
BEYİN CERRAHİSİ
Sildenafil (Viagra)’e bağlı nadir bir komplikasyon; intraventriküler kanama, 19(12):82-84, 2007 |
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Arslan, Dr. Taner Yazıcı |
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı |
|
|
Sildenafil erektil disfonksiyon tedavisinde ilk efektif oral ajandır. Selektiv olarak fosfodiesteraz tip 5’ i inhibe ederek korpus kavernozumun düz kaslarını gevşetir ve sexuel uyarı süresince potansiyel ereksiyona neden olur. Düşük doz efektif olmasına rağmen , en efektif ilaç dozu 50 – 100 mg dır.
Sildenafil kullanımı çeşitli komplikasyonlara birliktedir. Özellikle yüksek dozda ve riskli grublarda kullanılması öldürücü komplikasyonlara neden olabilir. Kan basıncını geçici olarak azaltır. Eğer nitratlarla birlikte kulanılırsa şiddetli hipotansiyona neden olabilir. En sık rapor edilen komplikasyonlar baş ağrısı, yüzde kızarma, nazal konjesyon, dispepsi ve görme bozukluğudur. Ağrılı ve uzun süreli ereksiyonlar sık görülür. Yan etkiler geçicidir. Sildenafil tüm hastalarda kullanılmaz; kardiovasküler risk grubuna ait hastalarda ve nitrat alan hastalarda kullanımı kontrendikedir. Sağlıklı şahıslarda güvenlidir ama yaşlı hastalarda ve coroner arter hastalıklı hastalarda fatal sonuçlara yol açabilir.
45 yaşında erkek hasta sildenafil kullandıktan sonra intraventriküler hemoraji nedeniyle hastanemize kabul edildi. Sildenafile bağlı bu nadir komplikasyon bizim bildiğimiz kadarıyla şimdiye kadar rapor edilmemiştir. Biz hastamızda kronik sildenafil kullanımına bağlı olarak arterlerin endotel tabakasında bozukluk meydana gelmesi, hem endotel tabakasının bozulmasının sonucu olarak ve hemde yüksek doz sildenafilin serebral arterlerde ileri derecede vazodilatasyona yol açması nedeniyle serebral kapiller arterlerin rüptürüne neden olduğunu, ayrıca tanısı konmamış anevrizma, arteriovenoz malformasyon ve kavernöz angioma gibi serebrovasküler lezyonlara sahip olanlarda sexuel performans sırasındaki aşırı egzersizin kanamaya neden olabileceğini düşünüyoruz. |
|
|
CFP
Doğum ağrısının kontrolünde tek dozlu intratekal analjezi, 19(12):6-11, 2007
Epidural analjeziye göre kullanışlı bir seçenek mi? |
.G. Minty MD CCFP FCFP, Len Kelly MD MCLINSC CCFP FCFP, Alana Minty, D.C. Hammett MD CCFP FRACGP |
|
|
Obstetrik girişim daha az invaziv hale geldiğine göre, analjezi uygulamalarında da uygun değişiklerin geliştirilmesi gerekir. Tek doz ITN’nin ağrı kontrol yönteminden çok memnun olduklarını bildiren doğum yapan kadınların çoğunda ağrıyı güvenirlikle giderdiği gösterilmiştir. İntratekal narkotikler kısıtlı etki sürelerine sahip olduğundan, doğumlarının uzaması beklenen komplikasyonlu hastalar için uygun bir seçim değildir.
Tek doz ITN, kaynakların, doktor ve hasta bakım hizmetlerinin kısıtlı olduğu ortamlarda en iyi yararı sağlayabilir. Spinal anestezi tekniği bir lomber ponksiyon yaklaşımına benzer ve her ikisi de deneyimli pratisyenlerin uygulama alanına girer. Aile hekimlerinin bu hizmeti sağlamasını teşvik edecek bir program geliştirmekteyiz. |
|
CFP
|
Patolojik ve fizyolojik fimozis, 19(12):16-19, 2007
Fimotik sünnet derisine yaklaşım |
Simona L. Bar MD, Daniel T. Holmes MD FRCPC, Jiri Frohlich, MD FRCPC |
|
|
Hipotiroidi hastalarında statin kullanılmasının tehlikeleri gösterilmiş ve uygun biyokimyasal izlemin gerekliliği vurgulanmıştır. Hastalara doğru tanı konulduğu, eğitim verildiği ve izlendikleri takdirde statin tedavisi güvenlidir. Hipotiroidiyken statin miyopatisi gelişen hastalarda ötiroidi durumu sağlandıktan sonra statinlere ihtiyatla yeniden başlanabilir. |
|
CFP
Çocuklarda döngüsel kusmanın tedavisi, 19(12):46-48, 2007 |
Shirley Chow, Ran D. Goldman MD |
|
|
|
Döngüsel kusma sendromu, tedavisinin çoğu kez ampirik olduğu nedeni anlaşılamamış bir rahatsızlıktır. Bazı olgularda bazı ilaçların etkili olduğu gösterilmiş olmasına rağmen, bu ilaçlar her zaman işe yaramamaktadır. Daha iyi bilinçlenme, uygun tanı, ayrıntılı çift-kör, plasebo kontrollü tedavi denemelerinin savunulması döngüsel kusma sendromu mekanizmaları ve tedavisini anlayışımızı geliştirecektir. |
 |
SENDROM II
GÖZ TERİMLERİ SÖZLÜĞÜ (GENİŞLETİLMİŞ) |
|
|