 |
SENDROM AKTÜEL TIP DERGİSİ
TEMMUZ / AĞUSTOS 2008
|
AFP
Akciğer embolisi olan hastaların tamamen evde oluşturulan hastane ortamında tedavisi, 20(7-8):8-12, 2008
|
Benjamin Lui, MBBS Anh Tran, MBBS Michael Montalto, MBBS, PhD, FRACGP
|
|
|
|
Arka plan: Düşük molekül ağırlıklı heparin (DMAH) ven tromboembolisinin (VTE) tedavisinde devrim yaratmıştır. DMAH kullanımının önemli bir özelliği de evde VTE tedavisine olanak sağlamasıdır. Çalışma belirtilerin başlamasından sonraki 24 saat içinde Evde Hastane (Hospital in the Home [HIH]) programına aktarılmış ve DMAH ile tedavi edilmiş akciğer embolili (AE) hastaların sonuçlarını incelemiştir.
Yöntemler: Yazarlar Melbourne (Victoria)’da iki büyük hastaneye başvurmuş ve DMAH ile tedavi edilmek üzere 24 saat içinde HIH’e aktarılmış tüm hastaların kayıtlarını gözden geçirmişir. Sonuç ölçütleri kalış süresi, beklenmedik doktor çağrıları ve hastaneye geri dönüşler, yinelenen emboliler, kanama ve ölüm olayları olmuştur.
Sonuçlar: Çalışmaya 5 yıl içinde yaş ortalamaları 56 olan 21 hasta katılmıştır. Hastalar HIH programına aktarılmadan önce hastanede ortalama 6 gece kalmıştır. Bir hastada beklenmedik şekilde doktorun çağrılması gerekmiştir. Hastaneye beklenmedik geri dönüşler olmamıştır. Hasta ölümü veya önemli kanama olayları kaydedilmemiştir. Üç hastada önemli kanamalar olmuştur.
Tartışma: Uzun çalışma dönemine rağmen çalışmaya küçük bir hasta grubu katılmış ve herhangi bir kontrol grubu teklif edilmemiştir. Ancak uygun hastaların tümü çalışmaya alınmıştır. Uygun risk değerlendirmesi ve medikal HIH modeliyle tüm hastaneye yatış dönemleri boyunca düşük riskli AE hastalarını HIH yöntemiyle tedavi etmek güvenli olabilir. |
AFP
Aile hekimliğinde oral antidiyabetik ilaçların kullanılması, 20(7-8):13-17, 2008
|
Andrew John Weekes, BMedSci, MBBS
|
|
|
|
Arka Plan: Kılavuzlar ve yönergeler kronik böbrek hastalığının antidiyabetik rejimlerin etkinlik ve güvenirlik profilini etkileme potansiyelini yansıtmaktadır. Böbreklerde işlev bozukluğu ve pratisyen doktorların bu bozukluğu algılama derecelerinin Avustralya aile hekimliği ortamında antidiyabetik kullanım alışkanlıkları üzerine etkisini tanımlamaktayız.
Yöntemler: NEFRON (National Evaluation of the Frequency of Renal impairment cO-existing with Noninsulin dependent diabetes [İnsüline Bağımlı olmayan tip 2 diyabete eşlik eden Böbrek Bozukluğu Sıklığının Ulusal ölçekte değerlendirmesi]) çalışma sında 3893 hastada antidiyabetik ilaç reçetelendirilmesi belgelenmiştir. Pratisyen doktorlar tarafından saptanan ve hesaplanan glomerüler filtrasyon hızlarının (eGFR) 60 mL/dakika/1.73 m2 düzeyinden daha düşük olmasıyla tanımlanan böbrek işlev bozukluğu olan ve ya olmayan hastalar sistematik biçimde karşılaştırılmıştır.
Sonuçlar: Hastaların çoğu metforminle (% 63) birlikte sülfonilüreler (% 45) almış, insülin (% 13) ve tiyazolidiinedionlar da (% 7) yaygın biçimde kullanılmıştır. Reçetelendirme kılavuzlarının aksine metformin sık sık (% 53) kullanılmış orantılandığında eGFR’nin 60 mL/dakika /1.73 m2 altı değerlere sahip hastaların % 23,1’inde aktif metabolitlere sahip sülfonilürelerin kullanım sıklığı değişmemiştir. Reçetelendirenler hastalarında böbrek işlev bozukluğu saptamış olsa bile bu durum antidiyabetik ilaç kullanım oranlarını anlamlı derecede değiştirmemiştir.
Tartışma: Avustralya’da kronik böbrek hastalığı sıklıkla tip 2 diyabete eşlik etmektedir. Otomatik eGFR izlemine yönelim pratisyen doktorlara önemli bir böbrek işlev bozukluğunu tanımlama ve tip 2 diyabet hastalarının tedavisini iyileştirme olanağı sunmaktadır |
AFP
Güneşten saklanmak, 20(7-8):18-21, 2008
Sığınmacılarda Vitamin D eksikliği
|
Jill Benson, MBBS, DCH, FACPsychMed Sue Skull, MBBS, FRACP, FAFPHM
|
|
|
|
Bazı sığınmacılar belirgin derecede artmış D vitamini eksikliği, kısa ve uzun dönemde sekeller geliştirme riski altındadır. Sıklıkla D vitamini eksikliği belirti vermez veya kas ağrısına benzeri belirtiler verir. Bu nedenle pratisyen doktorların risk faktörlerine göre tanıyı düşünmeleri ve çok kuşkucu olmaları önermlidir. Sığınmacıların tümü başlangıçta sağlık değerlendirmesinin bir bölümü olarak serum D vitamini tayini testlerinden geçmeli ve hasta bakımını üstlenenler D vitamini eksikliği olan hastalara yeterince uzun süreli tedavi sağlamalı ve hastaları izlemelidir
|
AFP
Prostat kanseri tanısı koyma, 20(7-8):22-25, 2008
Pratisyen doktorların bilmesi gerekenler
|
Mark Frydenberg MBBS(Hons), FRACS Sanjiva Wijesinha, MBBS, MSc, FRCS, FRACGP
|
|
|
|
Arka Plan: Prostat kanseri belirti ve bulguları genellikle hastalığı tedavi için çok geç bir evrede ortaya çıkmaktadır. Pratisyen doktorlar bu hastalığa erken dönemde tanı koymaya ideal olarak en uygun doktorlar olduklarından hastalara tanı koyma ve önerilerde bulunmaları için en son bilgileri edinmeleri gerekir.
Amaç: Bu makale Avustralyalı erkeklerde en sık görülen kanserlerden birinin doğal seyri ve tanınmasına ilişkin en son bilgileri sunmaktadır.
Tartışma: Prostat kanseri erken dönemde nadiren belirti vermekte olup alt idrar yolu belirtilerinin kanserden çok iyi huylu prostat hastalığıyla ilişkili olma ihtimali yüksektir. Belirti vermeyen prostat kanserinin yakalanması prostat spesifik antijen (PSA) tayinini ve prostat kanserli erkeklerin beşte birinde PSA ‘normal’ olacağı için parmakla rektal muayeneyi gerektirir. Halen var olan kanıtlara göre toplum taraması önerilmemesine rağmen prostat kanseri riski altında olduğu düşünülen erkeklerde yaygın biçimde ‘olgu tanınması’ testleri uygulanmaktadır. Bu sürece bilinçli hasta katılımı yaşamsal önem taşımaktadır |
AFP
Stronsiyum ranelat, 20(7-8):26-29, 2008
Postmenopozal osteoporoz tedavisini etkiler mi?
|
Tania Winzenberg, MBBS, FRACGP, MMedSc (ClinEpi), PhD Sandi Powell, MBBS (Hons) Graeme Jones, MBBS (Hons), FRACP, MMedSc, MD, FAFPHM
|
|
|
|
Bu makale serisi CMGS (Cochrane Musculoskeletal Group [Cochrane kas-iskelet Grubu])’nin sağladığı olanaklarla gerçekleştirilmiş olup güncel Cochrane kas-iskelet derlemelerinin bulgularını aile hekimliği bağlamında gözden geçirmeyi amaçlamaktadır. Bu makale stronsiyum ranelatın postmenopozal osteoporoz tedavisini etkileyip etkilemediğini araştırmaktadır.
|
AFP
Tip 2 dibetes mellitus, 20(7-8):30-36, 2008
İnsülin tedavisine başlama kılavuzları
|
Bu Beng Yeap, MBBS, FRACP, PhD
|
|
|
|
Arka Plan: Yaşam tarzı modifikasyonu ve oral antidiyabetik ilaçlara rağmen tip 2 diabetes mellitusu optimal olarak kontrol altına alınamayan hastalarda sıklıkla insülin gereklidir.
Amaç: Bu makale aile hekimliği ortamında tip 2 diyabet hastalarında insülin tedavisine başlama konusunu özetlemektedir.
Tartışma: İnsüline başlama seçenekleri açlık kan şekeri yüksek hastalarda gece yatarken 10 U bazal insülin (NPH, glargin) veya gün boyu veya tokluk hiperglisemisini hedefleyen günde iki kez 6-10 U hazır karışım insülini (örn: % 30 aspart/% 70 NPH) vermekten ibarettir. Profilaksi amacıyla (örn: açlık kan şekeri < 4,4 mmol/L (79.2 mg/dL): -2U; 4,4-7,0: + 0U; 7,1-10,0: + 2 U; > 10,0: + 4U) bazal insülin dozu düzenli aralıklarla ayarlanmalı veya açlık kan şekeri 5,5 mmol/L’a (99 mg/dL) ulaşana kadar günde 1 U artırılmalıdır. Altı ayda 3 kg civarında potansiyel kilo alımı ile HbA1c’de -% 1.5-2.5’lik değişiklikler gerçekleştirilebilir. Günlük 40-70 U civarında insülin dozları kullanan hastaların yaklaşık % 50’si HbA1c ?% 7 düzeylerini gerçekleştirebilir. Glitazonlar insüline alternatif olmakla birlikte HbA1c, ?% 9.5 ise insülin açlık kan şekeri ve HbA1c’de daha büyük bir iyileşmeye yol açmaktadır. Kan şekeri izlemi, sağlıklı diyet, egzersiz, hipoglisemiyi tanımlama ve yanıt verme konularında hastaların eğitilmesi gerekir. |
TIP ETİĞİ, 20(7-8):37-47, 2008
Uluslararası araştırmalar, araştırma etiğinde temel ikilemler ve etik kurullar
|
Doç. Dr. Nüket Örnek-Büken Yrd. Doç. Dr. Erhan Büken *
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Etiği ve * Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalları
|
|
|
|
Çeşitli devletlerde farklı yerlerde bir dizi ilaç halen test edilmektedir, fakat bu klinik deneylerin bazıları halkın muhalefetiyle karşı karşıyadır. Bundan dolayı gelişmiş devletlerdeki araştırmacılar sürekli olarak bazı sosyo-politik sorunlarla yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Özellikle gelişmekte olan devletlerde yürütülen biyolojik, biyomedikal araştırmalar ve davranış araştırmalarına gösterilen olumsuz tepkiler çok yaygın hale gelmiştir. Enfekte bireylerin enfekte olmayanlarla birlikte araştırma deneylerine denek olarak alındığı öğrenildiğinde, hükümetler ve sivil toplum örgütlerinin muhalefeti kendini göstermektedir. Bunun nedeni randomize klinik deneylerde araştırmacıların, test edilen yeni ilacın kimlere uygulanacağını, kimlerin plasebo alacağını, kimlerin ise piyasada bulunan ve reçete ile verilen fakat çok etkin olmayan standart aktif madde içeren ilaçları alacağını önceden bilmemeleridir. Ayrıca, gelişmekte olan devletlerdeki insanlar sadece kendi kültürlerinin geleneksel ahlak kavramlarını değil, aynı zamanda diğer kültürlerin ve özellikle daha gelişmiş devlet kültürlerinin geleneksel ahlak kurallarını da sorgulamaktadırlar. Gelişmekte olan devletlere göre gelişmiş devletlerin eskiden var olan ayrıcalıklı konumları artık bulunmamaktadır. Ahlaki deneyimlerin fazlalığı neyin Biyoetik problem veya ikilem olduğu konusunda dikkatli değerlendirmeler yapılmasını sağlamaktadır. Deneysel tedavilere katılan sağlıklı bireylerin yapılan anlaşma ile katılımlarının sağlanmasının, hayat kurtaracak tedavilerin denenmesi için insanların klinik araştırma deneylerine alınmalarının etik olup olmadığı şüphesiz insanlar tarafından sorgulanmaktadır. İnsanların araştırmalara dahil edilmesinin ardından hangi deney sonrası tedaviler sağlanacaktır? Gelişmekte olan üye devletler, ilaç firmaları ile gelişmiş dış üye devlet hükümetleri için gözde mekânlar halini alırken, bu biyoetik sorunların tartışma konusu olmaya devam etmeleri muhtemeldir.
|
BESLENME, 20(7-8):48-58, 2008
Gestasyonel diyabet ve tıbbi beslenme tedavisi
|
Dr. Dyt. Hülya Gökmen Özel Prof. Dr. Perihan Arslan
Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü
|
|
|
|
Gebelik hem anneyi hem de fetus metabolizmasını etkileyen fizyolojik bir olaydır. Normal bir kişide bile metabolizmaya yük getiren bu fizyolojik duruma, diyabet de eklendiğinde, ana çocuk sağlığı açısından önemli sorunlara yol açmaktadır. Modern izleme yöntemlerinin uygulanmadığı dönemlerde diyabetle birlikte gebelik durumu, prenatal ve perinatal morbidite ile mortalite riskinin artmasına neden olmuştur. İntrauterin fetus ölümü, makrozami, yenidoğan hipoglisemisi, sıkıntılı solunum sendromu, hipokalsemi ve konjenital anomaliler sık karşılaşılan fetal komplikasyonlar arasındadır. İnsülinin keşfinden önce diyabetli kadınların gebeliğinin anne ve fetus için ölümcül olduğu, diyabetli annelerin pek azının gebe kalabildiği, gebelik süresince de % 50’sinin kaybedildiği bildirilmiştir. İnsülinin keşfi ve tedavide kullanılmaya başlaması ile maternal ve fetal ölüm oranı ve riski önemli derecede azalmıştır. Tıp ve sağlık alanında gelişmiş merkezlerde uygun bir zamanlama ve dikkatli bir tedavi planlaması ile düşük oranı % 2’lere indirilmiş, maternal mortalite ve morbidite en alt düzeylere çekilmişse de prenatal ve perinatal komplikasyonlar diyabetli olmayan gebelere oranla hala önemini korumaktadır. Tüm gebelerde gebelikleri süresince yeterli ve dengeli beslenme ve uygun fiziksel aktivite ile normal ağırlık kazanımının sağlanması, gebelikte gelişebilecek diyabetin ortaya çıkmasını önleyebilecek/geciktirebilecek ya da hem anne hem de bebek için gelişme riski olan komplikasyonlarının en az düzeyde olmasını sağlayacaktır.
|
BESLENME, 20(7-8):59-63, 2008
Diyabete bağlı kronik komplikasyonların önlenmesi ve tedavisinde tıbbi beslenme tedavisi
|
Yard. Doç. Dr. Emine Yıldız
Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Diyetetik Anabilim Dalı
|
|
|
|
Diyabet, kronik seyirli ve progresif özellikte olup kronik dejeneratif komplikasyonlar ve akut metabolik etkilenmeler ile yaşamı tehdit eden bir hastalıktır. Tıbbi beslenme tedavisi , diyabetin kontrolünde temel yapı taşlarından birini oluşturmaktadır. Tüm diyabetik bireyler için tıbbi beslenme tedavisinin hedefleri; optimal metabolik sonuçları sağlamak ve sürdürmek; diyabetin kronik komplikasyonlarını önlemek ve tedavi etmek; obezite, dislipidemi, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon ve nefropatinin önlenmesi ve tedavisi için uygun beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerini modifiye etmek, sağlıklı beslenme ve fiziksel aktivite ile sağlığın iyileştirilmesi, bireysel ve kültürel tercihleri ve yaşam tarzını dikkate alarak bireysel beslenme gereksinimlerini saptamaktır. Bu yazıda diyabette tıbbi beslenme tedavisinin önemi, enerji ve besin ögelerinin tedavideki etkinliği vurgulanmış ve tartışılmıştır
|
GERONTOLOJİ, 20(7-8):64-69, 2008
Gerontoloji ve geriatri Türkiye’de de 21. yüzyılın bilimleri olabilecek mi?
|
Doç. Dr. İsmail Tufan * Dr. Kezban Çelik **
Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Gerontoloji Bölümü* , Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü
|
|
|
|
Türkiye’de Gerontoloji ve Geriyatri 21’inci yüzyılın en önemli bilim kolları olacaktır. Bu varsayımdan hareket etmeyi gerektiren sebepler demografik değişimlere dayanmaktadır. Türkiye’de Geriatri ve Gerontolojinin gelişmesi birbirinden bağımsız olarak görülmemelidir. Aksine kendi hedeflerine yaklaşabilmeleri için birlikte çalışmaları gerekir. Geriyatrik ve gerontolojik teori, bilgi ve yöntemler arasındaki karşılıklı ilişki sadece Geriyatri ve Gerontoloji açısından değil, diğer bilim kollarının gelişimi açısından da büyük önem taşımaktadır. Çünkü Geriatrinin ve Gerontolojinin yaşlanma ve yaşlılıkla ilişkili sorularına cevap verilebilmesi için Sosyoloji, Psikoloji, Psikiyatri, Felsefe, Teoloji, Hukuk, Tarih gibi diğer bilim kolları da bu konularla bağlantılı araştırmalara yönelme ihtiyacını duymalıdırlar. Şimdiye kadar Türkiye’de böyle bir ihtiyacın hissedilmemesi, toplumumuz açısından bir eksikliktir. Geriyatri ve Gerontoloji, ortak çalışmalar yapabilecekleri zeminleri keşfedebildikleri ölçüde bu eksikliğin diğer bilim kolları tarafından algılanmasına da yardımcı olacaklardır.
|
AİLE HEKİMLİĞİ, 20(7-8):70-76, 2008
Abdominal aort anevrizmas›na birinci basamakta yaklaşım
|
Uz. Dr. Nurver Turfaner Prof. Dr. Fikret Sipahioğlu
İstanbul Üniversitesi Cerrahpa?a Tıp Fakültesi Aile Hekimliği ve İç Hastalıkları Anabilim Dalı
|
|
|
|
Abdominal aort anevrizması (AAA), fatal sonuçları olan ve giderek sıklığı artan bir klinik durumdur. İleri yaş, erkek cinsiyeti, sigara içimi, ateroskleroz, hipertansiyon ve genetik predispozisyon AAA riskini arttıran faktörlerdir. Ultrason ilk seçilecek tarama yöntemidir. Anevrizmanın çapı 5.5 cm’den daha büyük olduğunda veya yıllık büyüme hızı 0.6-0.8 cm’den çok olduğunda tamir gerekebilir. Abdominal ağrı, sırt ağrısı, kasık, bel ağrısı, testiküler ağrı veya bacak ağrısı ile başvuran semptomatik anevrizmalar acil cerrahi girişim gerektirir. Eğer rüptür hastane dışında oluştu ise mortalite %90’a yaklaşır. Risk taşıyan kişilerin AAA bakımından taramaya tabi tutulması, pre-operatif riskin azalması ve yeni çıkan minimal girişimsel teknikler sayesinde giderek daha yaşlı bireylerde aort anevrizmaları tedavi edilmeye başlanmıştır. Bu tekniklerin kombinasyonu aort anevrizması rüptürüne bağlı ölümleri azaltacaktır
|
|
|