 |
SENDROM AKTÜEL TIP DERGİSİ
MAYIS / HAZİRAN 2009
|
CFP (21(3):23-29, 2009
TANI KONMAMIŞ GÖĞÜS AĞRISININ TEDAVİSİNE YAKLAŞIM
|
Nigel Flook MD CCFP FCFP Peter Unge MD PhD Lars Agreus MD PhD Björn W. Karlson MD PhD Staffan Nilsson MD
|
|
|
|
AMAÇ: Tanı konmamış göğüs ağrısının sık görülen bir nedeni olarak gastroözofageal reflü hastalığını vurgulamak
BİLGİ KAYNAKLARI: Tanıya ilişkin düşünceler MEDLINE’dan alınan hakemli makalelerden elde edilen bilgilere dayanmaktadır. Çalışmaların İngilizce olması ve en azından 30 deneği içermesi gerekmektydi. Toplum temelli çalışmaların en azından 300 deneği içermesi ve yanıt oranının en azından % 60 olması gerekmekteydi. Konuyla ilgili 37 çalışma bulunmuştur.
ANA MESAJ: Tanısı zor göğüs ağrısıyla gelen hastaların klinik tedavisi koroner arter hastalığı ve başka yaşamı tehdit edici nedenlerin dikkatli bir araştırmasıyla başlar. Araştırmalar altta yatan hastalık tanımlanana ve semptomlar etkinlikle kontrol altına alınana kadar devam etmelidir. Tanı konmamış göğüs ağrısının süregelen semptomları hatırı sayılır rahatsızlık vermekte, yaşam kalitesini bozmakta ve sağlık bakım sistemine gereksiz maliyetler yüklemektedir. Tanı konmamış göğüs ağrısı olan hastaların yarısından fazlasında gastroözofageal hastalık semptomlara neden olmaktadır. Bir proton pompası inhibitörüyle görgül asit baskılayıcı tedavi klinisyenlere semptomları aside bağlı hastaları tanımlamada yardımcı olabilmektedir.
SONUÇ: Tanı konmamış göğüs ağrısı olan birçok hasta sevkleri ve pahalı araştırmaları minimal düzeye indirmek için birinci basamak sağlık kurumlarında tedavi edilebilir. |
MİKROBİYOLOJİ, 21(3):30-37, 2009
HEPATİT G VİRÜSÜ VE HGV-HIV BİRLİKLETİĞİ
|
Uz. Dr. Sevgi Yılmaz Hancı
Zonguldak Devlet Hastanesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği
Yrd. Doç. Dr. Volkan Hancı
Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı
|
|
|
|
Viral hepatitler önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Hepatit G Virüsü (HGV) Flavivirüs ailesinde olan bir RNA virüsüdür. HGV, Hepatit C Virüsü ile parsiyel bir homoloji gösterir. HGV, sağlıklı kan donörlerinde, kan ve kan ürünü alıcılarında, viral hepatitleri de içeren karaciğer hastalıklarının gösterildiği hastalarda ve bilinen risk faktörlerinin olmadığı hastalarda gösterilmiştir. HGV hemotopoetik seri hücrelerinde, özellikle lenfositlerde replike olmaktadır. HGV infeksiyonu ile ilişkili bir hastalığa rastlanamamıştır. HIV ile infekte hastalara HGV genellikle parenteral yolla bulaşmaktadır. HIV ile infekte kişilerde, HGV ve HIV’in birlikte enfeksiyonu mortalite ve morbidite azalmasına ve akut immün yetmezlik sendromunun yavaş ilerlemesine neden olamaktadır. Bu yazıda, HGV’nin keşfedilme öyküsü, moleküler biyolojisi ve bazı belirleme yöntemleri, HGV enfeksiyonunun klinik bulguları ile HGV ve HIV birlikte enfeksiyonu tartışılmaya çalışılacak |
GERONTOLOJİ, 21(3):38-42, 2009
YAŞLANMA: BİYOLOJİK BİR OLGUNUN SOSYAL PROBLEME DÖNÜŞÜMÜYLE ORTAYA ÇIKAN ORTAK PLATFORMLAR
|
Doç. Dr. İsmail Tufan
Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Gerontoloji Bölümü
Dr. Asuman Koçman
Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Gerontoloji Bölümü
Dr. Suzan Yazıcı
Antalya Anadolu Hastanesi Uzman Aile Hekimliği
|
|
|
|
Yaşlanma, ardında biyolojik sebepler yatıyor olsa da, yarattığı sonuçlar bakımından çok daha büyük bir sosyolojik değeri olan, perspektife göre farklı düzlemlerde ele alınabilen, hatta bu şekilde ele alınması gereken bir olgudur. Bireysel olduğu kadar, toplumsal ve tıbbi olduğu kadar, psikolojik bir olgu olarak da görülebilir. Yaşlanma 20. yüzyılın başlarında tıbbi problemler sınıfında değerlendirilen, 1950’li yıllardan itibaren sosyal problemler sınıfında ele alınmaya başlanmıştır. Günümüzde ise bilim adamlarının çoğu, yaşlanmayı sosyolojik bir olgu olarak ele almanın gerekli olduğu fikrinde birleşmektedirler. Yaşlanma olgusunu bireysel problem sınıfından, sosyal problem sınıfına taşımayı zorunlu kılan gelişmelerin sebepleri nüfus yapısında meydana gelen değişimlerdir. Dikkatlice yapılan incelemeler Türk toplumunun hızla yaşlandığını ortaya koymaktadır. Buna bağlı olarak, nüfus yapısında meydana gelen değişimlerden kaynaklanan sorunlar arasında sosyal güvenlikle, ekonomiyle, toplumsal sağlıkla, hukukla veya diğer alanlarla ilgili çok farklı ve sosyolojik nitelikli sorunların ortaya çıkacağı Türkiye’de, yaşlanma olgusunun yeni perspektiflerde ele alınmasını gerektiren sebepler önümüzdeki yıllarda giderek çoğalacaktır. Bu olgunun yarattığı problemlerin, daima toplumsallığı ön planda tutulmalı ve yaşlılık, sadece bazı bilim kollarının hâkimiyet alanı olarak kabul edilmesinden vazgeçilmelidir. Ekonomide, sağlık, sosyal hizmet, çalışma, eğitim ve sosyal yaşamın diğer alanlarında yaratılacak bütün olanaklar, toplumsal yaşlanma olgusundan bağımsız olarak değil, aksine yaşlılıktaki yaşam kalitesini arttıracak şekilde tasarlanmalıdır. Bu noktada Sosyal bilimler ve Tıp’ın görevi, yaşlanma olgusunu, her bilim kolunun kendi perspektifinden inceleyerek elde ettiği bilgileri, ortak girişimler platformuna taşımak ve toplumsal yaşlanmanın yarattığı sosyal problemlere ortak girişimlere dayanan çözümler aramak olmalıdır. Gerontoloji de bilimler arası işbirliği prensibine dayanan bu platformun bilimsel adıdır. Bu yüzden sosyal bilimcilerin ve doktorların, karşılıklı önyargılarından sıyrılarak, nasıl bir araya gelebileceği ve hangi ortak girişimlerle, 21. yüzyılın Türkiye’sini şekillendirebileceklerini tartışmalarında hem Türk toplumu, hem de Türk bilim çevreleri açısından faydalar vardır.
|
CFP, 21(3):43-45, 2009
TANINIZ NE?
|
Patricia T. Ting MSc MD
Benjamin Barankin MD FRCPC
|
|
|
|
Elli iki yaşındaki kadın hasta 1 yıldan beri yüzünde kaşıntısız, dokunmaya duyarlı olmayan eritemli papüllerden yakınmakta ve ara sıra yüzünde yanma ve gerginlik hissettiğinden söz etmekteydi. Lezyonlar başlangıçta topikal kortikosteroitlere yanıt vermiş olmasına rağmen kortikosteroitler kesildiğinde yeniden ortaya çıkmaya başlamıştır. Hasta tip 2 diyabeti için gliburit almaktaydı. Sülfa grubu ilaçlara karşı alerjisi vardı.
|
CFP, 21(3):46-48, 2009
KARPAL TÜNEL SENDROMU VE B6 VİTAMİNİ
|
Milly Ryan-Harshman PHD RD
Walid Aldoori MB BCH MPA SCD
|
|
|
|
SORU: Kırk iki yaşında karpal tünel sendromlu kadın hasta size yakınmalarını geçirmek için B6 vitamini almaya başladığını söyledi. Otomobil yedek parçaları sektöründeki hem orta ağırlıkta paketleri kaldırma hem de bir bilgisayar terminalinde kayıt işleriyle uğraşıyordu. Bir tedavi seçenği olarak B6 vitaminine ilişkin araştırmalar ne gösteriyor? Bu hastayla hangi sağlık sorunlarını tartışmanız gerekir?
YANIT: Etkisi tartışmalı olmakla birlikte karpal tünel sendromunda sıklıkla hem konservatif hem de ek tedavi olarak B6 vitamini kullanılmaktadır. Birçok hasta kendi başlarına yakınmalarını B6 vitaminiyle geçirmeye çalışmaktadır. Günde 200 mg’dan düşük dozlarda B6 vitamininin herhangi bir olumsuz etkiye neden olması mümkün olmamakla birlikte özellikle yüksek dozlar uzun süre alındığında hastalar semptomatik değişiklikler açısından izlenmelidir.
|
CFP, 21(3):49-54, 2009
KARPAL TÜNEL SENDROMU TEDAVİLERİ
Kim, ne zaman ve niçin uygular
|
Regina M. Taylor-Gjevre MD MSc FRCPC
John A. Gjevre MD FRCPC
Lannae Strueby
Carol A.J. Boyle MD FRCPC
Bindu Nair MD FRCPC
John T. Sibley MD FRCPC
|
|
|
|
AMAÇ: Karpal tünel sendromu (KTS) tanısından kuşkulanılan ve tanıyı doğrulamak için sinir ileti çalışmalarına sevk edilmiş hastalara ne sıklıkla tedaviler önerildiğini belirlemek ve bu tedavilerin potansiyel öngörüsel faktörlerini tanımlamak. Sinir ileti çalışmalarının ardışık tedaviye etkisini belirlemek için bir izlem anket çalışması yürütülmüştür.
TASARIM: Hastaların kendi kendilerine uyguladıkları anketler ve telefon görüşmeleriyle hasta izlemi.
ORTAM: Saskatoon'da Saskatchewan Üniversitesi, Kraliyet Üniversite Hastanesi.
KATILIMCILAR: Klinik olarak KTS'den kuşkulanılan ve tanıyı doğrulamak için sinir ileti çalışmalarına gönderilen 211 hasta.
ANA SONUÇ ÖLÇÜTLERİ: Sinir ileti çalışmalarının sonuçları, bu çalışmaların öncesi ev sonrasında el bileği atelleri veya steroid yapısında olmayan antienflamatuar ilaçlar (NSAİİ'ler) reçetelendirilen hasta sayısı, tedavi önerilen ve tedaviden yarar gördüğünü bildiren hastaların karakteristik özellikleri.
BULGULAR: Sinir ileti çalışmaları 211 katılımcının 121 (% 57,3)'inde KTS tanısını doğrulamıştır. Sinir ileti çalışmalarından önce hastaların % 33,2 ve % 38,8'ine sırasıyla el bileği atelleri ve NSAİİ'ler reçetelendirilmişti. Ateller veya NSAİİ'leri kullanan hastaların sırasıyla % 78,3 ve 38,8'inde semptomların hafiflediği bildirilmiştir. Bu tedavilerin önerildiği veya önerilmediği veya semptomlarında iyileşme bildiren ve bildirilmeyenler arasında yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi, semptomların süresi, semptomatik ve fonksiyonel ölçekler veya ardışık sinir ileti çalışmaları sonuçları bakımından anlamlı farklılıklar kaydedilmemiştir. İzlem araştırmasının sonuçları sinir ileti çalışmaları tamamlandıktan sonra atel ve NSAİİ kullanım önerilerinin iki kat arttığını ve olguların çoğunda cerrahi girişimin en azından tartışıldığını göstermiştir. Cerrahi dahil olmak üzere tedavi önerileri hastaların sinir ileti çalışmaları sonuçlarını da içeren tanımlanabilir hasta faktörleriyle korelasyon göstermemiştir.
SONUÇ: Bazı hastalara sinir ileti çalışmalarından önce konservatif tedaviler reçetelendirilmiştir. Sinir ileti çalışmaları ardından el bileği atelleri veya NSAİİ reçetelerinin sayısı yaklaşık iki kat artmıştır. Sinir ileti çalışmaları sonuçlarının cerrahi veya konservatif tedavi seçeneklerine ilişkin karar verme sürecini etkilememiş olması ilginç bir durumdur. Bu bulguların elektrodiyagnostik çalışma sonuçlarına güven eksikliğini gösterdiğini düşünmekteyiz. Güncel klinik karar verme sürecinde sinir ileti çalışmalarının rolünü daha geniş bir hasta popülasyonunda ileriye dönük çalışmalarla değerlendirmek ilginç olacaktır |
TIBBİ BİYOLOJİ, 21(3):55-63, 2009
?-SİNÜKLEİN VE PARKİNSON
|
Prof. Dr. Ayşe Başaran
Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı
Yrd. Doç. Dr. Banu Bayram
Muş Alparslan Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Anabilim Dalı
Uzm. Bio. Ayşe Ak
Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü
|
|
|
|
Parkinson hastalığı yaşa bağlı nörodejeneratif bir hastalıktır. Toplumun her kesiminde görülür. Genetik yatkınlık ve değişik etkenler sonucu ortaya çıkar. Başlangıç yaşı 20-75 arasında değişir. Hastalık genellikle sinsi başlar ve belirtileri yıllar içinde son derece yavaş, fakat giderek artan biçimde ilerler. Parkinsonda, orta beyin normal beyne göre daralır, substantia nigra pars compactadaki pigmentasyon azalır, dopamin üreten dopaminerjik nöron kaybı ve Lewy body oluşumu gözlenir. Lewy body oluşumunda rolü olan ?-sinüklein gibi oluşumların birikimi sonucu dopaminerjik nöronların % 50-60 kaybı ve dolayısıyla dopamin salınımındaki aksaklıklar sinir iletiminin yolunda gitmesini önler. Bunun sonucu olarak da, titreme, duruş bozukluğu, anlama kabiliyetinde yavaşlama, bunama, koku alma ve görmede zorluk gibi belirtileri olan Parkinson ve benzeri nörodejeneratif hastalık semptomlarının giderek arttığı görülür.
?-sinüklein, özellikle orta beynin substantia nigra pars compactasında olmak üzere, hipocampus, amyglada ve cerebral cortex bölgelerinde de üretilir. Presinaptik proteinlerden olan ?-sinüklein beynin bu bölgelerinde, presinaptik uçları fazla olan nöronların sitoplazmasında üretildikten sonra, akson uçlarına taşınır. Sinüklein ailesinden ?-sinüklein proteinini kodlayan gende belirlenen mutasyon Parkinson’a neden olarak belirlenmiş ilk gen mutasyonudur. İnsanda kromozom 4q21-22’de lokalize olan ?-sinüklein geninin kodladığı a-sinüklein proteini 140 amino asit rezidüsü içerir. ?-sinükleinlerin nöronal hayat sürecinde önemli rolleri vardır. Nöron sitoplazmasında yağ asitlerinin taşınması yanında, nörotransmitter veziküllerin, taşıyıcıların ve belli enzimlerin fizyolojik olarak düzenlenmesinde de rol oynarlar. Dopamin biyosentezi ve dopamin dengesinin korunmasına katılır, aksonal taşınmada da görev alırlar. Bunlara ilaveten ?-sinüklein salgı vezikülü üretimini kontrol eder. ?-sinüklein çeşitli etkenler sonucu normal yapısını kaybederek patolojik formlarına dönüşür. Patolojik ?-sinüklein formları da nöron dejenerasyonunda etkin rol oynayarak Parkinson’a zemin hazırlar. Patolojik ?-sinüklein formlarından oligomer oluşumu bir dereceye kadar sinir hücresine zarar vermez. Artan oligomer formları ile fibril hale dönüşmeyen prototofibril formları nöronların gövde ve akson uçlarında birikerek fibril şekline dönüşürlerse Lewy body oluşumuna katılırlar. Lewy bodyler nöron patolojisinde dolayısıyla Parkinson gelişiminde etkin rol oynarlar. Nöron patolojisinde etkili diğer faktörler arasında oksidatif stres, aşırı üretim, düşük pH, yüksek ısı, yıkılım yolunda hasar ve a-sinüklein mutasyonları gibi faktörler de sayılmaktadır. Parkinson’un tetikleyicisi olan etkenlerden, a-sinüklein geninde oluşan A53T, A30P ve E46K missense mutasyonları ile ilişkili olarak son yıllarda önemli çalışmalar yapılmaktadır. Bu mutasyonlar etkilerini değişik şekillerde göstererek ?-sinükleinin fibril yapıya dönüşerek Lewy bodylerde birikimine neden olurlar. Ayrıca A30P mutasyonu, ?-sinükleinin üç boyutlu yapısında değişimlere yol açarak dopamin içeren vezikül zarına bağlantısını bozar. Bunun sonucu olarak da, presinaptik uçtaki dopamin vezikülünden dopamin salınım ve geri alınımında aksaklıklar ortaya çıkar.
Sonuç olarak; ?-sinüklein metabolik yolundaki aksaklıklara neden olan ?-sinüklein gen mutasyonları ve diğer çeşitli etkenler sonucu oluşan Lewy bodyler ile dopamin üretim ve salınımındaki aksaklıklar dopaminerjik nöronların hasarına dolayısıyla ölümüne neden olarak Parkinson oluşumunda etkin rol oynarlar. |
RADYOLOJİ, 21(3):64-67, 2009
MANYETİK REZONANS KOLANJİYOPANKREATOGRAFİ
|
Uzm. Dr. Alptekin Tosun
Av. Cengiz Gökçek Devlet Hastanesi Radyoloji Bölümü
Uzm. Dr. Salih Tosun
S. B. Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Genel Cerrahi Kliniği
As. Dr. Bülent Gürbüz
S. B. Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi 3. Genel Cerrahi Kliniği
|
|
|
|
MRKP safra kanallarının projeksiyonal görüntüsünü sağlayan noninvaziv bir görüntüleme tekniği olup, pankreatikobiliyer hastalıkların tanısında oldukça kullanışlıdır. Bu patolojilerin bulguları çoğu hastada sadece MRKP özelliklerini kullanarak kolayca doğru tanı konabilmektedir. MRKP kullanımı klinik bulgular ışığında pankreatikobiliyer hastalıkların ayırıcı tanısını daraltmaktadır.
|
HEMŞİRELİK, 21(3):68-72, 2009
YOĞUN BAKIM VE PSİKOLOJİK SORUNLAR
|
Yrd. Doç. Dr. Sağ. Binb. Fahriye Oflaz
GATA Hemşirelik Yüksek Okulu, Psikiyatri Hemşireliği Bilim Dalı
|
|
|
|
Yoğun bakım üniteleri hastalık yaşantısı içinde travmatik özelliklerin en sık yaşandığı yerlerdir. Bu ünitelerde hastalar daha önce hiç bilmedikleri çeşitli ilaç ve tedavilere maruz kalır, hareket ve iletişimleri sınırlanır, hastalığının ciddi olduğunu ve ölüme çok yakın olduğunu hisseder. Tüm bunlar nedeniyle, yoğun bakımda yatarken hastalarda sıkıntı, ajitasyon, agresifleşme, oryantasyonda zayıflama, hezeyan ve halüsinasyonların olduğu psikolojik semptomlar, ayrıca depresyon, deliryum ve psikotik tablolar da görülebilmektedir.
Yoğun bakım deneyimi ile ilgili yaşanabilecek diğer bir sorunda tıbbi travmatik stres reaksiyonudur. Travmatik stresler kişinin işlevselliğini bozması nedeniyle önemlidir. Ayrıca, tedavi edilmeyen aile stresi, personele güven azalmasına, karar verememeye ve tedavi protokollerini izlemede sorunlara neden olabilmektedir.
Bu makalede yoğun bakımda yaşanabilecek psikolojik sorunlar ve bu sorunlarla ilgili hemşirelerin yapabileceği uygulamalar ele alınmıştır. |
|
|