|
|
|
|
|
BESLENME
Vanadyum ve diyabetle etkileşimi, 19(12):25-31, 2007
Bilinmeyenin keşfi mi, bilinenin farkına varılması mı?
|
|
Yrd. Doç. Dr. Betül Çiçek, Prof. Dr. Neriman İnanç, Yrd. Doç. Dr. Habibe Şahin
|
|
Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksek Okulu ve Beslenme ve Diyetetik Bölümü
|
|
|
|
Vanadyum ilk kez 1813 yılında İspanyol mineralojist del Rio tarafından keşfedilerek çeşitli oksidasyon durumlarında uğradığı renk değişikliği nedeniyle “pankrom” olarak adlandırılmıştır. Daha sonra 1831 yılında İsveçli kimyager Nils Gabriel Sefstrom bu minerali Alman güzellik, gençlik ve bereket sembolü olan Vanadis’ten esinlenerek “vanadyum” adını vermiştir. İnsan vücudundaki total vanadyum havuzunun 100-200 µg civarında olduğu düşünülmektedir. Birçok geçiş elementinde olduğu gibi vanadyum da farklı değerliklere sahiptir. Biyolojik sistemlerde vanadyum en fazla vanadat (+5) ve vanadil (+4) formlarında bulunur. Plazmada vanadyum her iki değerlikte de bulunabilir. Yaklaşık %90’ı başta transferin olmak üzere proteine bağlı olarak bulunur. Alınan vanadyumu çoğu midede katyonik vanadile dönüşür ve duodenumdan bu formda geçer. İntraperitoneal enjeksiyondan sonra vanadyum sırasıyla kemik, böbrek ve karaciğerde birikir. Kemik, vanadyumun esas depo edildiği yerdir. Vanadyum karbonhidrat metabolizmasını glikoz taşınması, glikoz taşıyıcısının translokasyonu, glikolizis ve glikolitik enzimler, glikoz oksidasyonu, glikoz atımı ve glikojen sentezini kapsayan birçok açıdan etkilemektedir. Vanadyumun insüline benzer etkileri lipit metabolik yolları, protein metabolizması ve mitogeneze de uzanmaktadır. İnsülin ve birçok oral antidiyabetik ilaca rağmen diyabet, insanlar için hala önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla diyabeti daha etkin tedavi etmeye yönelik yeni yaklaşımlar bulunması gerekmektedir. Bu bağlamda yapılan çalışmalar vanadyumun in vivoda ve in vitroda çeşitli insülinomimetik ve antidiyabetik etkilerine dikkat çekmektedir. Bu özelliklerine ilişkin mekanizmanın insülin uyarı iletim yolundaki çeşitli post-reseptör olayların bileşimiyle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu derlemede vanadyumun tarihçesi, diyabetle etkileşimi ile olası etki mekanizması ve bu konuda yapılan çalışmalardan elde edilen sonuçlar özetlenmeye çalışılmıştır.
|
VANADIUM AND ITS INTERACTION WITH DIABETES: DISCOV ERING THE UNKNOWN OR RECOGNIZING THE KNOWN?
Vanadium was first discovered in 1813 by the Spanish mineralogist del Rio, who gave it the name “panchromium” because of its color changes when passing through various oxidation states. It was rediscovered in 1831 by the Swedish chemist Nils Gabriel Sefstrom, who named the compound Vanadis, a nickname of the Germanic beauty, youth and lustre symbol. In humans, the total body pool of vanadium is estimated to be around 100-200 µg. In common with most transitional metals, vanadium exists in several valence states. In biological systems vanadium is found predominantly as vanadate (+5) and vanadyl (+4) forms. In the plasma, vanadium exists in both oxidation states. Approximately 90% is bound to proteins, predominantly transferrin. Most ingested vanadium is transformed in the stomach to cationic vanadile and remains in this form as it passes through the duodenum. Vanadium is preferentially distributed in the bone, kidney and liver following intraperitoneal injection; the bone representing the main storage depot for vanadium. Vanadium affects various aspects of carbohydrate metabolism including glucose transport, glucose transporter translocation, glycolysis and glycolitic enzymes, glucose oxidation, glucose output and glycogen synthesis. The insulin-like effects of vanadium also extend to the lipid metabolic pathways and on protein metabolism and mitogenesis. Despite the availability of insulin and a host of oral hypoglycemic drugs, diabetes still remains a major health concern for humans. Therefore, new therapeutic approaches are needed to treat diabetes more efficiently. In this regard, studies have demonstrated that the trace element vanadium exert various insulinomimetic and antidiabetic effects in vivo and in vitro. The exact cellular mechanism of action of vanadium appears to involve a combination of several post-receptor events in the insulin-signaling cascade. In the current review, the history of vanadium and its interaction with diabetes, proposed mechanisms of action and related studies were attempted to be summarized.
|
|
TIBBİ BİYOLOJİ
Hematopoietik kök hücre nakli, 19(12):32-36, 2007
Nakil yapılacak hastaya uygun verici seçiminde karışık lenfosit kültür testinin belirleyiciliği
|
|
Bio. Phd. Tülay Kılıçaslan-Ayna, MSc. Hayriye Şentürk-Çiftçi, Doç. Dr. Sarper Diler, Prof. Dr. Mehmet Gürtekin, Prof. Dr. Mahmut Çarin
|
|
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji Anabilim Dalı
|
|
|
|
Bu derlemede Hematopoietik Kök Hücre Naklinde (HKHN) hastaya uygun bir vericinin seçilmesi için uygulanan karışık lenfosit kültür testi irdelenmiştir.
|
HEMATOPOIETIC STEM CELL TRANSPLANTATION
This review concerns mixed lymphocytes culture test in selectionof match donors in hematopoietic stem cell transplantation.
|
|
FİZYOLOJİ
Metabolik sendrom, 19(12):37-45, 2007
|
|
Yrd. Doç. Dr. Turgut Topal, Doç. Dr. Ahmet Korkmaz
|
|
Gülhane Askeri Tıp Akademisi Fizyoloji Anabilim Dalı
|
|
|
|
Metabolik Sendrom özellikle gelişmiş ülkelerde gün geçtikçe yaygınlaşan önemli bir sağlık sorunudur. Tam olarak aydınlatılamayan fizyopatolojisinde özellikle insan fizyolojisinin uyum sağlayamadığı çevresel faktörler suçlanmaktadır. Fizyolojimize aykırı tarzdaki besin türleri, beslenme alışkanlıkları, aydınlık-karanlık döngüsü, hareketsiz yaşam gibi çevresel etmenler tıpkı bir domino taşı gibi vücut sistemleri üzerinde zamanla boyutu büyüyen hasar zincirini harekete geçirmektedir. Harekete geçen bu hasar mekanizmaları da sonuçta kalp-damar sistemi başta olmak üzere bir çok sistem üzerinde patolojiler oluşturmaktadır. Patolojilere giden bu yolda abdominal obezite, insülin rezistansı, hipertansiyon, dislipidemi‚ hücresi disfonksiyonu gibi semptomla patoloji arası diyebileceğimiz tepkiler oluşmaktadır. Bu tepkiler metabolik sendromu tanımlarken kullanılan ana parametreler olmakla beraber açıklanması gereken sorular olarak da karşımıza çıkmaktadırlar. Kimi bilim adamları sorunun tetikleyici mekanizmasını biyokimyasal yolaklarda ararken kimileri de daha global metabolik yaklaşımlarla açıklamaya çalışmaktadır. Ancak ne olursa olsun bu tüm vücudu etkileyen hastalıklar zincirinin açıklanmasına yapılacak fizyopatolojik yaklaşımlar tedaviye temel teşkil etmesi açısından önemlidir.
|
METABOLIC SYNDROME
Metabolic syndrome has been an important and widening health problem especially in developed countries. The pathophysiologic mechanism has yet been fully explained however, environmental factors that human physiology can not cope have been blamed. Several environmental factors contrary to human physiology such as nutritional factors, nutritional habits, light-dark cycle, sedentary life style act as if dominos triggering to growing harmful effects over human body systems. These harmful mechanisms lead pathologies on systems in particular heart and vessels. On this way, abdominal obesity, insulin resistance, hypertension, dyslipidemia, ‚-cell dysfunction seem to be important stations. All these symptoms are not only the main parameters used to explain metabolic syndrome, questions to be replied as well. Several scientists suggest some biochemical pathways as trigger, whereas others favor global metabolic explanations. Above all, explaining the abnormalities chain of current mechanism which affects the whole organism by using pathophysiologic approach will be cornerstones of the treatments.
|
|
RADYOLOJİ
Çocukluk çağı akciğer hastalıklarında yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, 19(12):53-56, 2007
|
|
Dr. Sema Yıldız
|
|
Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı
|
|
|
|
Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) yüksek uzaysal çözünürlüğü olan ve çocuklarda yaşta sıkça kullanılan önemli bir tanı yöntemidir. YÇBT ile hastalıkların radyolojik tanısı etkilediği akciğer kompartmanı dikkate alınarak yapılır. YÇBT ile tanı konabilen çocukluk çağı akciğer hastalıkları; interstisyel akciğer hastalığı, küçük-büyük hava yollarının hastalıkları şeklinde üç gruba ayrılabilir. YÇBT; buzlu cam görünümü ile seyreden interstisyel akciğer hastalığının tanısında genellikle yetersizdir. Bronşiektazi, büyük hava yollarının geri dönüşümsüz genişlemesidir ve YÇBT ile kolaylıkla değerlendirilir. Küçük hava yollarının etkilendiği hastalıklarda ise sentrilobüler nodüller, dolaylı etkilerine bağlı gelişen parankimal düşük atenuasyonlu alanları (mozaik perfüzyon) ve ekspiryumda hava hapsi izlenir.
|
HIGH RESOLUTION COMPUTED TOMOGRAPHY IN PEDIATRIC LUNG DISEASE
High resolution computed tomography, which has high spatial resolution is an important, widely used imaging tool in childhood. The diagnosis of the diseases can be made according to involved part of the lung with high resolution computed tomography. The diseases can be divided into three groups, as: interstitial diseases, large airways diseases, and small airways diseases. Pediatric diffuse interstitial pulmonary diseases can be seen as ground-glass opacification, and it is difficult in making differential diagnosis. Bronchiectasis is dilatation of the large airways. It is easily evaluated with high resolution computed tomography. The HRCT finding in small airways diseases imaging include as: fine centrilobular nodules, mosaic perfusion and air-trapping in expiratory scans. |
|
AİLE HEKİMLİĞİ
Sağlıklı erişkinlerde kan basıncı yüksekliği ve kardiyovasküler risk faktörlerinin
değerlendirilmesi, 19(12):57-61, 2007
|
|
Öğr. Gör. Uz. Dr. İbrahim Tokalak, Uz. Dr. Yasemin Zeybek
|
|
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı
|
|
|
Kan basıncı yüksekliği (KB), kardiyovasküler hastalıkların en önemli risk faktörleri arasındadır. Toplumu KB yüksekliğinden ve buna bağlı gelişebilecek komplikasyonlardan korumanın en iyi yolu, henüz sorun gelişmeden riskli grupları saptamak ve risk faktörlerini bu gruplar için değerlendirerek koruyucu sağlık hizmetlerini başlatmaktır. Bu amaçla üniversite hastanemizin aile hekimliği uzmanlarınca yürütülen “Sağlıklı Erişkin İzlem Polikliniği”ne başvuran erişkinlerde, KB yüksekliği görülme sıklığı ve risk faktörleri ile ilişkisi araştırıldı.
Bilinen hipertansiyon (HT) öyküsü olmayan erişkinler, birincil koruyucu sağlık hizmetlerinin sunulabileceği risk altındaki bireyler olarak kabul edilerek çalışma grubu olarak seçildi. Örneklem sigara ve alkol kullanımı, fizik aktivite düzeyi, dislipidemi öyküsü, ailede koroner arter hastalığı (KAH) öyküsü, kan lipid profilleri gibi risk faktörleri açısından prospektif olarak değerlendirildi.
Hastaların %42,7’sinin halen sigara içmekte olduğu, %9,4’ünün düzenli olarak alkol kullandığı, sadece %24,6’sının düzenli olarak fizik aktivite yaptığı, %14,4’ünün ailede kesin KAH öyküsü bulunduğu görüldü. Halen aktif sigara kullananlarda sigarayı kullanıp şu an bırakmış olanlara göre HDL düzeyinin anlamlı olarak düşük olduğu (p<0.05), fizik aktivite yapan erişkinler arasında bilinen dislipidemisi olanların oranının, düzensiz fizik aktivite yapanlara ya da hiç yapmayanlara göre anlamlı derecede az olduğu (p<0.05), KAH öyküsü olanlarda total kolesterol ve LDL düzeylerinde arzulananın üzerindekilerin oranının, KAH öyküsü olmayanlara göre anlamlı derecede fazla olduğu (p<0.05) saptandı. Ayrıca ileri yaşlardaki erişkinlerin genç yaşlardaki erişkinlerden daha düzenli egzersiz yaptıkları (p<0.001), kendi kendine kan basıncı izlemi önerilen erişkinlerin %61,8’inin bu önerilere uymadıkları görüldü.
Çalışmamızın sonuçlarına göre birinci basamak sağlık hizmeti sunan polikliniklere başvuranların önemli bir kısmının ciddi anlamda yaşam tarzı değişikliğine gereksinimleri olduğu görüldü. Aile hekimleri KB yüksekliği açısından riskli grupları büyük bir titizlikle belirlemeli, maruz kaldıkları ya da kalabilecekleri risk faktörlerine karşı önlemler almalı, hastalarını bu konuda eğitmelidirler. Bu sayede KB yüksekliğinin komplikasyonları önlenebilecek ve bu rahatsızlık büyüyen güncel sorunlarından biri olmaktan çıkacaktır.
|
EVALUATION OF HYPERTENSION AND CARDIOVASCULAR RISK FACTORS IN ADULTS ADMITTING THE “ADULT PERIODIC HEALTH EXAMINATION OFFICE”
High blood pressure (HBP) is one of the most common cardiovascular risk factors. The best way of preventing HBP and its complications in the society is to determine the risk groups before HBP diagnosis and to promote preventive services by evaluating the risk factors for these groups. So we study frequency of HBP and relation with risk factors in adults admitting the “Adult Periodic Health Examination Office” administered by family physicians at our university hospital.
The study group was assigned from adults under risk that the preventive services can be performed but without hypertension history. This group was evaluated prospectively for the risk factors as smoking, alcohol intake, dyslipidemia history, lipid panel, and family history of cardiovascular disease (CVD).
We found that of the patients 42.7% were still smoking, 9.4% were taking alcohol regularly, only 24.6% were in regular exercise and 14.4% had the family history of CVD. We determined that HDL level was significantly low in the still smokers than the old smokers (p<0.05), that the dyslipidemia was significantly low in the adults with the regular exercise than the adults with irregular exercise or without any physical activity (p<0.05), that the serum levels of cholesterol and LDL were significantly high in the adults with family history of CVD than the adults without any history (p<0.05). Besides, the older adults were more active than younger (p<0.001). Of the adults 61.8% did not performed the suggestions of self-measurement of blood pressure.
We emerged from this study that the most of adults admitting a primary care outpatient office were in need of lifestyle modification. Family physicians should detect the high-risk groups for HBP, should take preventive measures against the risk factors and should train their patients. So the complications of HBP may be prevented and HBP will be excluded as one of the current problems.
|
|
ANESTEZİYOLOJİ ve REANİMASYON
Anestezide simülasyon ve simülatör kullanımı, 19(12):62-66, 2007
|
|
Araş. Gör. Dr. Sabiha Oğuz, Prof. Dr. Zeynep Kayhan
|
|
Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı
|
|
|
|
Son yıllarda tıp eğitiminde simülasyon ve simülatörlerin kullanımına ilgi artmaktadır. Simülasyonun askeri bilimler ve havacılık sektöründeki başarılı kullanımı, benzer şekilde riskli uygulamalar içeren tıp eğitiminde de kullanımını gündeme getirmiştir. Tıp alanında simülatör kullanımına da anesteziyoloji öncülük etmektedir. Tıp eğitiminde geleneksel olarak benimsenen usta- çırak eğitim modelinde öğrencilerin gerçek hastalar üzerinde pratik eğitim almaları son yıllarda sorgulanmaya başlamıştır. Anestezi eğitiminde simülatörlerin kullanılması eğitimde heyecan verici gelişmelerle birlikte anestezistlere gerçek hasta üzerinde hiçbir risk oluşturmadan performans değerlendirme, nadir ve riskli durumlar konusunda deneyim kazandırma imkanı da vermiştir. Simülasyon ve simülatörler tıp eğitiminde ve pratiğinde değerli alternatiler sunmakla birlikte bu alanda kullanımıyla ilgili daha ileri araştırma ve çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu yazıda simülatörler, kullanım alanları ve anestezi eğitimindeki kullanım amaçları gözden geçirilmiştir.
|
THE USE OF SIMULATORS IN ANESTHESIA
In this review simulators, their usage and aim of their uses in anesthesia practice have been reviewed. Within the past decade, use of simulation and simulators in medical training have increased in popularity. The success of simulation in fields such as military science and aviation has provided an impetus for the use of simulation in medical education. The main instigators of the use of simulators in medicine have been anesthesiologists. Aviation simulation is the model that has been copied by anesthesia. Traditionally physicians learn by initially observing, than practicing, under the supervision of a more experienced physician. This form of apprenticeship is increasingly becoming disfavored by evermore safety-conscious public. Complex simulation of anesthesia is an exciting development in medical education and has strong appeal as a way of measuring the performance of anesthetists without the risk of using real patients.
In conclusion; even though simulation and simulators provide valuable medium for education and training in medical education, more research and experience are needed for them to replace apprenticeship if possible at at all in this field.
|
|
FARMAKOLOJİ
İlaç oluşumlu böbrek hastalıkları, 19(12):67-74, 2007
|
|
Prof. Dr. M. Nejat Gacar, Prof. Dr. Tijen Utkan, Uz. Araş. Gör. S. Selcen Göçmez, Araş. Gör. F. İpek Komsuoğlu
|
|
Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı
|
|
|
|
Bu makalenin amacı böbrek hastalıkları ve ilaçlar arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Böbrekler plazmayı süzmekle ve vücuttan metabolık artıklarıuzaklaştırmaktan sorumludurlar. Böbrek hasarına yol açan ilaçlar arasında en çok bilinenler antibiyotikler,analjezikler, kontrast ajanlar ve antikanser ilaçlardır. Maruz kalınan toksinin tipine göre böbrekte hasarın semptomları değişkendir. Genellikle semptomlar akut böbrek yetersizliği , kronik böbrek yetersizliği,nefrotoksik sendrom ve böbrek tübül disfonksiyonu ile benzerdir. İlaçların böbrek ve böbrek dışı etkileri böbrekte çeşitli patolojilere yol açar. Bu makalede böbrek patolojileri ve ilaçların bu patolojilere etkileri üzerinde durulmaktadır.
|
THE RELATIONSHIP BETWEEN DRUGS AND KIDNEY DISEASES
The aim this article is to determine the relationship between drugs and kidney diseases. Kidneys filtrate the plasma and purify the blood by excreating waste products and metabolites from the body. Antibiotics, analgesics, contrast agents and anticancer drugs are the most common drugs that causes nephrotoxic injury. Symptoms of nephrotoxic injury are wide ranging which depends upon the type of toxin involved. In general, symptoms are similar to those of acute renal failure, chronic renal insufficiency, nephrotoxic syndrome or renal tubuler dysfunction. Renal and extra renal effects of drugs causes renal pathologies or increase the severity of disease exist. In this article the pathologies of kidney and effects of drugs on these pathologies is mentioned.
|
|
DEONTOLOJİ
Hasta-hekim ilişkisinde özerklik kavramı, 19(12):75-78, 2007
|
|
Dr. Elif Atıcı
|
|
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı
|
|
|
Günümüzde hasta-hekim ilişkisinde hasta katılımına dayanan ilişki modeli tercih edilmektedir. Bu ilişkinin kurulabilmesinin koşullarından biri hasta özerkliğine saygı gösterilmesidir. Hasta özerkliği hasta hakları içerisinde yer alır. Ancak özerliğin etkilendiği durumların doğru değerlendirilmesi gerekir.
Bu yazıda, özerklik kavramı, özellikleri ve özerkliği etkileyen unsurlar tartışılmaktadır.
|
THE CONCEPT OF AUTONOMY IN THE PATIENT-PHYSICIAN RELATIONSHIP
Today, relationship model based on patient participation is preferred in the patient-physician relationship. One of the conditions of this relationship is to respect to the patient autonomy. Patient autonomy takes place in the patient rights. However, states that affect the autonomy must be well evaluated.
In this paper, the concept of autonomy, its characteristics and factors that affect the autonomy is discussed.
|
|
HEMŞİRELİK
Diyabetik ayak ülserlerinin tedavisi, 19(12):79-81, 2007
Klasik yara pansumanı ile hidrokolloid yara pansumanının etkilerinin incelenmesi
|
|
Yrd. Doç. Dr. Filiz Öğce, Prof. Dr. Alev Dramalı *
|
|
Ege Üniversitesi İzmir Atatürk Sağlık Yüksek Okulu, Ege Üniversitesi Hemşirelik Yüksek Okulu*
|
|
|
STUDY OF THE HYDROCOLLOID WOUND DRESSING AND CLASSIC DRESSING EFFECTS ON THE DIABETIC FOOT ULCER TREATMENT
This research has been conducted to compare the effects of Hydrocolloid wound dressing and classic wound dressing for the treatment of diabetic foot ulcers. People, who have 2nd and 3th degree of diabetic foot ulcer (according to Wagner Classified) because of Type I and II Diyabetes Mellitus, were randomly assigned as the research subjects. The study population of 60 patients was divided into two groups; the first group of 30 was an experimental group to whom Hydrocolloid wound dressing had been applied, the second group of 30 served as the control group to whom classic wound dressing had been applied. The experimental group of patients had the Hydrocolloid wound dressing applied as combined with paste when the wound has cavity, and with powder when the wound is infected as daily usage throughout 30 days.
The results demonstrate that the wound healing in the experimental group was much better and faster so than the control group after the 30th day of dressing. The difference was found statistically significant between these two groups (p < 0.05).
|
|
BEYİN CERRAHİSİ
Sildenafil (Viagra)’e bağlı nadir bir komplikasyon; intraventriküler kanama, 19(12):82-84, 2007
|
|
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Arslan, Dr. Taner Yazıcı
|
|
Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı
| |
|
Sildenafil erektil disfonksiyon tedavisinde ilk efektif oral ajandır. Selektiv olarak fosfodiesteraz tip 5’ i inhibe ederek korpus kavernozumun düz kaslarını gevşetir ve sexuel uyarı süresince potansiyel ereksiyona neden olur. Düşük doz efektif olmasına rağmen , en efektif ilaç dozu 50 – 100 mg dır.
Sildenafil kullanımı çeşitli komplikasyonlara birliktedir. Özellikle yüksek dozda ve riskli grublarda kullanılması öldürücü komplikasyonlara neden olabilir. Kan basıncını geçici olarak azaltır. Eğer nitratlarla birlikte kulanılırsa şiddetli hipotansiyona neden olabilir. En sık rapor edilen komplikasyonlar baş ağrısı, yüzde kızarma, nazal konjesyon, dispepsi ve görme bozukluğudur. Ağrılı ve uzun süreli ereksiyonlar sık görülür. Yan etkiler geçicidir. Sildenafil tüm hastalarda kullanılmaz; kardiovasküler risk grubuna ait hastalarda ve nitrat alan hastalarda kullanımı kontrendikedir. Sağlıklı şahıslarda güvenlidir ama yaşlı hastalarda ve coroner arter hastalıklı hastalarda fatal sonuçlara yol açabilir.
45 yaşında erkek hasta sildenafil kullandıktan sonra intraventriküler hemoraji nedeniyle hastanemize kabul edildi. Sildenafile bağlı bu nadir komplikasyon bizim bildiğimiz kadarıyla şimdiye kadar rapor edilmemiştir. Biz hastamızda kronik sildenafil kullanımına bağlı olarak arterlerin endotel tabakasında bozukluk meydana gelmesi, hem endotel tabakasının bozulmasının sonucu olarak ve hemde yüksek doz sildenafilin serebral arterlerde ileri derecede vazodilatasyona yol açması nedeniyle serebral kapiller arterlerin rüptürüne neden olduğunu, ayrıca tanısı konmamış anevrizma, arteriovenoz malformasyon ve kavernöz angioma gibi serebrovasküler lezyonlara sahip olanlarda sexuel performans sırasındaki aşırı egzersizin kanamaya neden olabileceğini düşünüyoruz.
|
SİLDENAFİL (VİAGRA) AND A RARE COMPLİCATİON: INTRACEREBRAL HEMORRHAGE
Sildenafil is fist efective oral agent in treatment of erectil dysfunction. It relaxes the smooth muscles of the corpus cavernosum selectively by inhibiting phosphodiesterase type 5 and causes potential erection during sexual stimulation. Although its low dose is efective, the most effective drug dose is 50–100 mg. The use of sildenafil is associated with various complications. Using high–dose sildenafil in especially groups with risk may cause mortal complications. It reduces transiently the blood pressure. If it is used associated with nitrates, it may cause severe hipotension. The most frequent reported complications are headache, flushing, nasal kongestion, dispepsi and vision disorder. With painful and long-term erections are frequent seen. The Side effects are transient. Sildenafil does not use in all the patients. To use the sildenafil is contrendication in the patients with cardiovascular risk and those taken nitrate. It is safe to use in healthy person, but it can lead to fatal outcomes in the patients with old-age and those with coranary artery disease
A 45 - year - old man was admitted to our hospital because of intraventricle hemorrhage after sildenafil use. To our knowledge, this rare complication related to sildenafil has never been reporded until now. Chronic sildenafil use causes disorder in the endotel layer of the vessel, also high dose sildenafil lead to vasodiladation extensively. Therefore, we believe that extensive vasodilatation due to high dose sildenafil in the defeated vessels causes rupture of cerebral arteries. Also undiagnosed cerebrovascular disease such as aneurysm, arteriovenous malformation, cavernous angioma may cause brain bleeding extensive excersize during sexual performance.
|
|
|
CFP
|
Doğum ağrısının kontrolünde tek dozlu intratekal analjezi, 19(12):6-11, 2007
Epidural analjeziye göre kullanışlı bir seçenek mi?
|
|
R.G. Minty MD CCFP FCFP, Len Kelly MD MCLINSC CCFP FCFP, Alana Minty,
D.C. Hammett MD CCFP FRACGP
|
|
| |
|
Obstetrik girişim daha az invaziv hale geldiğine göre, analjezi uygulamalarında da uygun değişiklerin geliştirilmesi gerekir. Tek doz ITN’nin ağrı kontrol yönteminden çok memnun olduklarını bildiren doğum yapan kadınların çoğunda ağrıyı güvenirlikle giderdiği gösterilmiştir. İntratekal narkotikler kısıtlı etki sürelerine sahip olduğundan, doğumlarının uzaması beklenen komplikasyonlu hastalar için uygun bir seçim değildir.
Tek doz ITN, kaynakların, doktor ve hasta bakım hizmetlerinin kısıtlı olduğu ortamlarda en iyi yararı sağlayabilir. Spinal anestezi tekniği bir lomber ponksiyon yaklaşımına benzer ve her ikisi de deneyimli pratisyenlerin uygulama alanına girer. Aile hekimlerinin bu hizmeti sağlamasını teşvik edecek bir program geliştirmekteyiz.
|
SINGLE-DOSE INTRATHECAL ANALGESIA TO CONTROL LABOUR PAIN
Since obstetric delivery has become less invasive, the challenge is to develop appropriate corresponding changes in analgesia practices. Single-dose ITN have been shown to relieve pain safely in most labouring women, who report they are highly satisfied with this method of pain control. Intrathecal narcotics are limited by their duration of action, so are unsuitable for patients with complications who anticipate protracted labours.
In resource-challenged settings, single-dose ITN might make the best use of limited physician and nursing resources. The spinal anesthetic technique is identical to a lumbar puncture; both lie within the scope of experienced general practitioners. We are developing a program to encourage family physicians to provide this service.
|
|
|
CFP
|
Romatoit artrit tedavisi için kullanılan yeni ilaçları gebelikte almak güvenli mi?, 19(12):12-15, 2007
OTIS Çalışması
|
|
Christina Chambers PHD, Gideon Koren MD FRCPC, Zuhre N. Tutuncu MD, Diana Johnson MS, Kenneth L. Jones MD
|
|
| |
|
ARE NEW AGENTS USED TO TREAT RHEUMATOID ARTHRITIS SAFE TO TAKE DURING PREGNANCY?
|
|
|
CFP
|
Patolojik ve fizyolojik fimozis, 19(12):16-19, 2007
Fimotik sünnet derisine yaklaşım
|
|
Thomas B. McGregor MD, John G. Pike MD FRCSC, Michael P. Leonard MD FRCSC FAAP
|
|
| |
|
|
|
CFP
|
|
Asemptomatik hipotiroidi ve statin miyopatisi, 19(12):20-22, 2007
|
|
Simona L. Bar MD, Daniel T. Holmes MD FRCPC, Jiri Frohlich, MD FRCPC
|
|
| |
|
|
Hipotiroidi hastalarında statin kullanılmasının tehlikeleri gösterilmiş ve uygun biyokimyasal izlemin gerekliliği vurgulanmıştır. Hastalara doğru tanı konulduğu, eğitim verildiği ve izlendikleri takdirde statin tedavisi güvenlidir. Hipotiroidiyken statin miyopatisi gelişen hastalarda ötiroidi durumu sağlandıktan sonra statinlere ihtiyatla yeniden başlanabilir.
|
ASYMPTOMATIC HYPOTHYROIDISM AND STATIN-INDUCED MYOPATHY
The dangers of statin use in hypothyroid patients have been illustrated and the necessity for appropriate biochemical monitoring has been emphasized. Statin therapy is safe and effective when patients are appropriately diagnosed, educated, and followed up. Statins can be cautiously reinitiated once a euthyroid state has been established in patients who developed SIM while hypothyroid.
|
|
|
CFP
|
|
Tanınız ne?, 19(12):23-24, 2007
|
|
Irina Turchin MD, Benjamin Barankin MD FRCPC
|
|
| |
|
|
|
CFP
|
|
Çocuklarda döngüsel kusmanın tedavisi, 19(12):46-48, 2007
|
|
Shirley Chow, Ran D. Goldman MD
|
|
| |
|
|
Döngüsel kusma sendromu, tedavisinin çoğu kez ampirik olduğu nedeni anlaşılamamış bir rahatsızlıktır. Bazı olgularda bazı ilaçların etkili olduğu gösterilmiş olmasına rağmen, bu ilaçlar her zaman işe yaramamaktadır. Daha iyi bilinçlenme, uygun tanı, ayrıntılı çift-kör, plasebo kontrollü tedavi denemelerinin savunulması döngüsel kusma sendromu mekanizmaları ve tedavisini anlayışımızı geliştirecektir.
|
TREATING CHILDREN’S CYCLIC VOMITING
Cyclic vomiting syndrome remains an elusive disorder for which treatment is mostly empiric. Although some drugs have been shown to be effective in some cases, they do not always work. Advocating for better recognition, proper diagnosis, and further double-blind placebo-controlled trials of therapy would advance our understanding of the mechanisms and treatment of CVS.
|
|
|
CFP
|
|
Opiyoit nörotoksisitesi, 19(12):51-52, 2007
|
|
Romayne Gallagher MD CCFP
|
|
| |
|
|
|